Kaos | Deniz Pekgenç

Tabancayla göz göze gelince kollarını havaya kaldırdı. Bilinçsiz bir hareketti. Korkudan ya da ne yapacağını bilemediğinden ya da sırf, filmlerde öyle gördüğündendi belki de. Masadaki vazoya çarptı dirseği. Vazo tuzla buz olurken camın çıkarttığı tiz sese askerin kahkahası karıştı. İri yarıydı. Kafasındaki kaskla dürbün benzeri gözlükten, yalnızca geniş ağzı gözüken esmer tenli asker, yanında çekmeceleri çekip içinde ne varsa fırlatıp atan arkadaşıyla uzun süre kahkaha alışverişinde bulundu. Lima kalakalmıştı. Evini darmadağın ediyorlardı, koltuk minderlerinin içine pis ellerini sokup içini dışına çıkartıyor, dolapları, çekmeceleri boşaltıyor, çöpleri dağıtıyor, pencere pervazlarını söküp atıyorlardı. Dehşet verici bir sesle daire kapısını kırıp girmişlerdi. En az on asker vardı, belki de daha fazla. Her biri evin bir yanına dağılmıştı. Sırtlarındaki SYDA yazısı Lima’ya, tek bir kelime etmemesi, hatta hapşırmaması ve hatta soluk dahi almaması gerektiğini söylüyordu. Sınırsız Yetkili Devlet Askerleri, sözde, halkı güvenle korumak için aniden ortaya çıkmıştı beş ay önce, iki bin yüz elli kişinin bir anda hiçbir iz bırakmadan kaybolduğu gün. Ağzını açmadı ama gözünden dökülen yaşlara da hâkim olamadı. Tabancasıyla dönmesini işaret etti asker, döndü. Yürü dedi, yürüdü. Hayatta tek varlığı, tek ailesi, tek dayanağı annesi de o gün, sabah daha gün doğmadan fabrikadaki vardiyasına gitmiş, bir daha geri dönmemişti. Fabrikadaki amiri, annesinin o gün işbaşı yapmadığını, hatta geldiğinde ona disiplin cezası vereceklerini ama annesinin bir daha hiç işyerine gelmediğini söylemişti. Lima’nın defalarca kimi zaman polis kimi zaman siyah elbiseli adamlar tarafından ifadesi alınmıştı. Bilmiyordu işte Lima, bilmiyordu, annesinin nerede olduğunu bilmiyordu. Bilse kendi gider alırdı, onların pis, vicdansız, nefret dolu ellerine bırakmazdı onu! Terörü durdurmak için değildi bunlar, teröre karşı yaratılmış suni bir terör, halka karşı terördü bu düpedüz.

Birden kendini koridorda buldu. Etrafında asker çemberi, etten bir duvar. Sivri uçlu silindir silahlar, etraflarında cılız mavi elektrik kıvılcımları, hava gergin, çıt yok. Koridordaki ışık yanıp sönüyor, askerlerin yüzleri bir görünüp bir kayboluyor. Sonra yeniden evinde, yatak odasında, tahta kapı yerde, çarşaf bir yanda, dolaplar boş. Annesinin sesi bu, askerler yakalıyor, Lima uçar adım koşuyor, kahverengi tulumlu askerlerin arasından elini tutuyor. Gözleri yok, iki gözü de yok, dikişli göz kapakları, kızarmış etrafları, eskiden kömür karası kirpiklerinin olduğu yerden gözaltlarına dikilmiş, siyah ipliklerin etrafı ödem, turuncuya çalıyor. Bir asker emirler yağdırıyor etrafta, koşturuyor bir kısmı, yangın merdiveninden aşağıya doğru atlıyor biri, beş altısı annesini sıkıca kavramış bırakmıyor, kahkaha atan gür sesli olanı Lima’yı belinden yakalayıp minderi olmayan kanepeye sertçe fırlatıyor.

Laboratuvarda şimdi. Bayıldığını hiç hatırlamıyor, peki nasıl geldi buraya? Bembeyaz her yer, gözünün alışması zaman alıyor parlak aydınlığa. Uzun beyaz masanın üzerinde yatıyor annesi, baygın. Beyaz önlüklü iki kişi annesinin dikişli göz kapaklarına iğne batırıyor, biri bir gözüne, diğeri diğer gözüne. Hayır, annem terörist değil, çekin ellerinizi üzerinden, fabrikada günde on sekiz saat çalışır o, kızı okusun diye hafta sonları garsonluk yapar, kocası aldattı onu, vurdu, mosmor etti, parçaladı kalbini, bedenini, elinde avucunda hiçbir şey bırakmadı. Terörist değil annem! Bağırıyor, bağırıyordu, kimse duymuyordu, hatta havada beliren dijital harflere dokunan yeşil önlüklü adama vurduğunu bile fark etmiyorlar, görmüyor, duymuyorlardı. Laboratuvardaki hava akımı ağzından sesini vakumladı, ağzını açıyor ama artık ses çıkartamıyordu Lima. Her şey kayboldu ardından, boşlukta kaldı. Karardı görüntü, gözlerini mi almışlardı yoksa onun da? Duymuyor, konuşamıyor, dokunamıyordu. Yoktu! Lima yoktu! Birden ter bastı bütün vücudunu, sıcak, çok sıcaktı. Titredi, kaçmalıydı. Karanlıktaydı. Korkuyordu. Bedenindeki kaslar çalışmayı durdurdu, yere düştü, kollarıyla kafasını örttü, gözlerini kapadı, yalnızdı, korku kollarından ayaklarına, beyninden akciğerlerine yol aldı, nefesini kesti, oksijenini tüketti, kanını emdi, tüm hücrelerini tek tek yiyip yok etti.

Yanan bedeni, kuruyan ağzı dürttü Lima’yı, gözlerini açtığı gibi fırlayıp doğruldu yatakta. Komodinin üzerindeki bardağa uzandı sağ eliyle, sol yanı boş, oda sessiz, ev sessiz, yalnızlık kokuyor yaşlı yorgan. Kana kana içti suyu, kalktı. Omzunda karanlık, elinde yalnızlık, sırtında korkuyla yürüdü koridorda. Göz kapaklarının ardındaki sesler çağırıyordu Lima’yı, hızlandı adımları. Kapıya geldi. El yordamı ve biraz da pencereden süzülen cılız ay ışığının yardımıyla, zaten kilitli olan kapının anahtarını, ta ki artık çevrilmeyene kadar çevirdi. Yatak odasına doğru giderken, koridordaki ilk odaya takıldı gözleri, boştu, karanlık ve ıssız. Odanın kapısını açıp, gözleriyle dokundu her yanına usulca, annesinden arta kalanı koklamaya çalıştı. Yeniden koridora çıkıp odasına doğru adım attığı sırada arkasında kalan kapı büyük bir gümbürtüyle patladı. Tahta kapı yere doğru düşerken aynı anda askerler, ellerinde koca silahlar, dört bir yanı tarayan aceleci gözler ve sert adımlarla içeriye daldı.

Tabancayla göz göze gelince kollarını havaya kaldırdı. Bilinçsiz bir hareketti. Korkudan ya da ne yapacağını bilemediğinden ya da sırf, filmlerde öyle gördüğünden ya da bu anı ikinci kez yaşadığındandı belki de. Vazoya çarpmadı. Gözüyle vazoyu yokladı. Şaşkın ama dik dik vazoya bakmasından rahatsız olan asker, çenesiyle geriye doğru gitmesini emretti. Lima duvara dayandı. İri yarı, kafasındaki kaskla, dürbün benzeri gözlükten yalnızca geniş ağzı gözüken esmer tenli asker, yanında çekmeceleri çekip içinde ne varsa fırlatıp atan arkadaşıyla bakıştı. Lima kalakalmıştı. Evini darmadağın ediyorlardı. Tam on beş asker saymıştı gözleri. Her biri evin bir yanına dağılmıştı. Sırtlarındaki SYDA yazısı Lima’ya çıt çıkartmaması gerektiğini söylüyordu. Sınırsız Yetkili Devlet Askerleri halkı korumak için aniden ortaya çıkmıştı beş ay önce, iki bin yüz elli kişinin bir anda hiçbir iz bırakmadan kaybolduğu gün. Ağzını açmadı ama gözünden dökülen yaşlara da hâkim olamadı. Tabancasıyla dönmesini işaret etti asker, döndü. Yürü dedi, yürüdü. Hayattaki tek varlığı annesi de o gün, sabah daha gün doğmadan fabrikadaki vardiyasına gitmiş, bir daha geri dönmemişti. Gerçekten mi? Fabrikadaki amiri annesinin işbaşı yapmadığını söylemişti. Söylemiş miydi? Lima’nın defalarca kimi zaman polis kimi zaman siyah elbiseli adamlar tarafından ifadesi alınmıştı. Bilmiyordu işte Lima, bilmiyordu, annesinin nerede olduğunu bilmiyordu. Biliyor muydu yoksa?

Birden, kendini koridorda buldu. Etrafında daire olmuş askerlerin doğrulttuğu silahlardan çıkan mavi cılız ışık gözünü yaktı. Koridordaki ampul yanıp sönüyor, askerlerin yüzleri bir görünüp bir kayboluyordu. Gözlerini kıstı, mavi cılız ışığa kitlendi bakışları, üniforması geldi gözlerinin önüne, ajandı Lima hem de en üst düzey. Fabrika işçisi değildi annesi de. Kafasını öne eğdi. Saliseler içinde yere eğilip, tek bacağını büküp diğer bacağını pergel gibi açarak, çevrelendiği askerlerin ayaklarını yerden kesip her birini düşürmesi, inanılmazdı. Doğruldu. Gülümsedi. Perçemini eliyle arkaya ittirdi. Kürek kemiğinde hissettiği ani acı Lima’yı öne doğru ittirdi, ardından sırtında, sonra omuriliğinde. Yanıyordu bedeni. Silahtan çıkan akım vücudunun farklı noktalarına saplanırken bedenindeki kaslar çalışmayı durdurdu, yere düştü, gözlerini kapadı, korku tüm hücrelerinde tek tek dolaşıp oksijenini tüketti, kanı boşaldı, yok oldu.

Yanan bedeni, kuruyan ağzı dürttü Lima’yı, gözlerini açtığı gibi fırlayıp doğruldu yatakta. Komodinin üzerindeki bardağa uzandı sağ eliyle, sol yanı boş, oda sessiz, ev sessiz. Kana kana içti suyu, kalktı. Kapıya geldi. Zaten kilitli olan kapının anahtarını, bir kez daha çevirdi. Yatak odasına doğru giderken, koridordaki ilk odaya takıldı gözleri, boştu, karanlık ve ıssız. Odanın kapı mandalına dokundu, çevirmedi, durdu, eline baktı. Burası annesinin odası değildi, burası kendi evi değildi, bu el kendi eli değildi. Elini kapıdan çekti, gözleri boşluktaki uzaklara kilitlendi, bu beden kendi bedeni değildi. Tam o sırada arkasında kalan kapı büyük bir gümbürtüyle patladı. Tahta kapı yere doğru düşerken aynı anda içeriye on beş asker daldı. Sayılarını tam tamına biliyordu, bakmasına gerek yoktu. Kapıya doğru dönüp askerin tabancasıyla aynı anda kollarını havaya kaldırdı Lima. Askerle göz göze geldi. Koduğumun SYDA’sı seni, Soysuz Yobaz Devlet Askeri! Vazo, arkasında, koridorda kalmıştı, vazo sağlamdı. Dudağının hafifçe sağa doğru yukarı doğrulması ve gözlerindeki ani pırıltıdan olsa gerek, iri yarı, kafasındaki teçhizattan yalnızca geniş ağzı gözüken esmer tenli asker, yanında, çekmeceye uzanan arkadaşıyla bakıştı. Ufak bir bakışma yetmişti, Lima kendi etrafında yarım daire çizip silaha uzandı. Bir yandan dirseği ile askerin suratına vururken diğer eliyle silahı çekip aldı, kahretsin biyotekti silah! Askerin koca elini kendi avucunun içine aldı, silahı birlikte kavradılar. Çekmeceye uzananın alnına doğrulttuğu mavi ışık, kan oldu aktı. Esmer olan diğer koluyla belinden kavradı Lima’yı, önce askerin karnına dirsek atıp bir başka dairesel hareketle arkasına geçip boynunu kavradı, son nefesi buraya kadardı. Bırakmadı, etten bir siper, silahın bir parçasıydı esmer asker, önünde onu tutarken, kendine doğru uçar adım gelen her bir askeri eli bile titremeden vurdu. İçine transfer olduğu beden biraz ince yapılıydı ama beyin dalgaları Lima’nındı ve beyin ne isterse kaslar ona itaat ediyordu. Kahrolası silahın şarjı bitene kadar her şey çok yolunda ve muhteşemdi. Arkadan vuruldu yine, arkasını kollamayı ihmal etmemeliydi. Kanı ısındı, hücre hücre dolaştı sıcaklık bedeninde, gözlerini kapattı, kendini yer çekimine bıraktı.

Yanan bedeni, kuruyan ağzı dürttü Lima’yı, gözlerini açtığı gibi fırlayıp doğruldu, saatine baktı. Komodinin üzerindeki bardaktaki suyu içip bardağı köşeye vurdu, elinde kalan keskin parça pekala iş görürdü. Artık bedeni tamamen ele geçirmişti, anılar onundu, Lima kendisiydi. Beyin komut verdi, beden dönüştü. Uzun boyu, kuvvetli kasları ve siyah gözleriyle Lima, savaşa hazırdı. İlk görev, bu kızcağızın annesini kurtarmaktı, evin içine girdiği anı, salisesiyle öğrenmeliydi. Ondan alacağı bilgiler de en az kadının canı kadar değerliydi, gördükleri, duydukları yapbozun bir parçasını daha oluşturabilirdi. Orgeneral ve diğerleri laboratuvarın civarında tutuluyor olmalıydı, en azından artık orayı kesik kesik de olsa görmüştü ama hala evden çıkıp yolunu bulması için önünde çok zaman vardı, zamansa şüphesiz, ondan yanaydı. Beş ay önce iki bin yüz elli kişinin bir anda hiçbir iz bırakmadan kaybolması halkta dehşet yaratmış, sözde hükümet, SYDA askerlerini çıkarıvermişti yeryüzüne. Asker vahşet, vahşet anarşi, anarşi kaos doğurdu. Ortada kayıp da yoktu. Güç savaşları vardı. Durdurulmalıydı. İnsan Türünün Özgürlüğü ve Bilimsel Araştırmalar Birleşmiş Merkezi ayağa kalktı. O anda, İçlerinde Merkezin Orgenerali de dahil çoğu üst düzey asker ve ajan ama fark edilmesin diye de, kimisi niteliksiz vatandaştan oluşan iki bin yüz elli kişi bir anda yok oldu. Ben Tanrı’yım diyordu hükümet. Ben bilimim, ben dünüm, bugünüm, geleceğim! Kaçırdıkları insanları karantina bölgesinde izole ve arındırılmış odalarda tuttuklarını öğrenmişlerdi. Karantina bölgesi ise bilinmezdeydi. Şimdi Lima, gerekirse on bin kere aynı geceyi yaşayacak, gerekirse her bir askerin kaç defa nefes aldığını dahi ezberleyecek ama operasyonun başarıya ulaşması için asla vazgeçmeyecekti. Tekrar tekrar nefesi kesilecek, ta ki her hamlesini mükemmel yapana kadar tekrar tekrar uyanacaktı. Seri adımlarla ilerleyip pencereden dışarıyı yokladı. Yapışık düzende dizili, dar, uzun toplu konutların altmış beşinci katındaydı. Gizlendiği bedeni, yaşadığı evin içini, dışını, çıkış yollarını, kızın hayatını iyi çalışmıştı, transfer kolay gerçekleşse de bilinç akışının hızında gecikmeler olabiliyor, hatırlaması birkaç yeniden uyanışı gerektirebiliyordu. Hükümetin diktiği bu konutlardaki elektrik, uzaktan kumandalı tek tuşla tamamen kesilebilir, duvar içi kameralar pata küte duvarı delip burnunuzun dibinde beliriverirdi. Eğer kendi gibi bir Bega ‘bedene-gizli ajan’ ile karşılaşırsa tüm plan alt üst olabilirdi, Bega’lar birbirlerini sezebiliyordu. Başka bir Bega, döngüyü bozabilir, kendi döngüsünü yaratabilir, daha da kötüsü kameraları hortlatıp, Tanrı (!) hükümeti harekete geçirebilirdi. Böylesi bir senaryoda, kendi bilincini kurtarabilmek uğruna, bu zavallı kızın bedenini öldürmek ve başka bir beden bulmak zorunda kalabilirdi. Milyonlarca insanın kurtuluşu için bir insanın feda edilmesi insanoğlunun tarihinde hep vardı, var olacaktı. Olumlu düşünmeliydi. Hızlıca koştu, kapının sol tarafındaki duvara yaslandı, içeriye ilk adım atan asker silahını sağ eliyle tutuyordu. Hayatta kalmak tek şansıydı, döngüyü ancak vazgeçmeyenler kırabilir, kaosa yaşam son verebilirdi.

By | 2018-06-03T22:16:55+00:00 Haziran 3rd, 2018|Categories: Öykü|Tags: , , , , , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Kendi halinde bir kadınım, ara sıra yazıp çizen işte. Her Mevsim Deniz dedim kendime, mevsimsiz yaşıyorum hayatı çünkü. Aşık olmak için baharı beklemiyorum mesela ya da depresyona girmek için kışı! Dostlarla olmaksa en büyük keyfim ve işte ondandır ki Teneffüshane’deyim! Siz de hoşgeldiniz.

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: