Karar Anı | Deniz Pekgenç

Koridordaki, lacivert, deri kaplama gibi görünen sandalyeler doluydu, ayakta bekliyordu adının seslenilmesini, mübaşiri göz hapsine almıştı, aman olur ya, küçük harflerle konuşur da kaçırırsa ağzından çıkan o iki kelimeyi diye. Adam ufak tefekti, üzerinde ince siyah bir pantolon, mavi beyaz kareli bir gömlek, elinde etrafta bekleşenlerin kader kağıdı bir liste, mübaşirlerin üniforması yok muydu? Herhalde bu da, filmlerden, dizilerden akıllara kazınan sanal bir bilgi, akan zaman gerçekliğinde yeri olmayan ve sorgulanmayan… Adını, soyadını sormuş, sanki bilmiyormuş gibi bir de adresini almış, tanık olarak dinleneceksin demişti avukat. Ne bir soruydu ne bir rica, sevgilisinin tek talimatıyla avukat vasıtasıyla verilen emirden başka bir şey değildi. Temizlikçi kadın, sopasını sallayarak geçti adliye koridorundan. Keskin şeritler kaldı ardından, parlak taş zeminin üzerinde. Artık, iki adım sağa iki adım sola şeklinde gergin bekleyişine devam edemezdi, ayıp olurdu kadına şimdi, ayakları iz yapardı, durdu. Mübaşir duruşma salonunun kapısını açıp içeri girdi. Kalp atışları hızlandı, avuçları terden sırılsıklam olmuştu. Sağ omzuna asılı siyah deri sırt çantasında peçete aradı, hiç adeti değildi, yoktu, ön gözünün fermuarını açtı hızla, mübaşir her an dışarıya çıkıp “Melek Kaydınaz” diyebilir, onu hakim karşısına çağırabilirdi, avuçlarını kurulamalıydı. İki saat kadar önce Emirhan, adliyenin girişinde güvenlik görevlileri ile tartışmaya başlayınca, ki onu inanılmaz çok sevdiğinden tartışma diyor, Emirhan’ı kendi gözünde daha da korkutucu bir hale getirmek istemiyordu, bir anda ağzı kurumuş, beyaz teni mermer kesilmiş, tuvaleti gelmişti. Sinirlendiğinde içindeki canavar çıkabiliyordu ortaya sevdiği adamın ama her zaman değil, geçen hafta bira bardağını yanlışlıkla kırdığında yalnızca cehennem ateşi gözleriyle Melek’in ruhunu yakmış, yerden cam parçalarını alıp kanını akıtmaya çalışmamıştı mesela. Mutlu olduğunda gitarıyla onun için şarkılar çalar, karanlığındaki tek ışığının saçlarını okşar, onun için makarna haşlar hatta mantarlı sos bile yapardı. Gerçi tadı ayak kokusundan hallice olurdu ya, olsundu. Nereye koymuştu o tuvalette elini kurulayıp çöp bulamadığından atamadığı peçeteyi, ah tamam ya, kotunun arka cebine sıkıştırmıştı.

— Melek Kaydınaz!

Buruşuk nemli kağıt mendille silerken elini, bir yandan da hızlı ama ürkek adımlarla ilerledi duruşma salonunun kapısına doğru. İstemsizce, sol tarafına kaydı bakışı, pencerenin hafif aynalı camında kendisinin ve kimi ayakta kimi oturarak bekleyenlerin yansımalarını gördü. Onlar, ayna gibi seni sana yansıtan şu camlar misali birbirlerine bakmak yerine, adaleti, bu tahta kapıların ardında aramayı seçenlerdi.

— Şuraya geç.

Mübaşirin gösterdiği yere geçti. Hamza Bey sesli bir öksürükle Melek’in bakışlarını kendine çekti. Bacağındaki alçı çıkmış da sol kolu hala sargılı, yüzündeki şişlikler inmiş, gözünün altında hafif sarı bir leke kalmış, acıyor mudur acaba hala canı? Görmemişti o günden beri, görse de bakamazdı zaten. Tok bir yumruk sesi ile yerinden sıçradı, kulakları yandı, öğrenilmiş bir hareketle kollarını başının üzerinde birleştirip savunma pozisyonunu aldı, saniyeler sonra nerede olduğunu hatırlayıp hazır ola geçti. Emirhan kendisine bakması için önündeki masaya vurmuştu yalnızca, fark etti, rahatlamayla endişe aynı anda sardı içini, dişlerini sıktı, dişin kestiği diline kan tadı geldi, yüzünü ekşitti. Yine omuzlarından kuru kafa desenli kulaklıkları sarkıyor, müzik açık değil galiba, yok değildir kesin, aksi olsa, avukatı uyarırdı herhalde. Hep o müzik sevdası yüzünden zaten! Açma demişti bu kadar sesini, apartmandakiler dayanacak kapımıza! Eh, sonunda da dayanmıştı biri! Keşke başkası olsaydı dayanan ama çok geçti artık!

— Kalorifer demirlerine vurup duruyoruz, kapatın şu müziğin sesini!
— A, kapatmamız için mi vuruyordunuz? Ben de ritim tutuyorsunuz sanmıştım!
— Senin şu satanist müziğine ritim mi tutulur? Beynim turşu oldu turşu!
— Yaşınız müsait tabi!
— Neye?
— Turşunuzu kurmuşsunuz ya!

Ah be geçmişimden yadigar Hamza Bey, ah be canım sınıf öğretmenim, beyaz yakalı siyah önlüklerimin efendisi, ne diye indin sen aşağıya, tanımaz mısın Emirhan’ı? Kelime cambazıdır istedi mi, nasıl ki şeytan nasıl ki dilediğinde oyuncu bir aşık olabiliyorsa.

— Bir akrabalığın var mı?
— Hayır.

Hakim Bey’in sorularını yanıtlarken titriyor ince parmaklı elleri. Halbuki daha önce de almışlardı ifadesini, evde de kaç kez ezber geçmişlerdi.

— Yemin ettireceğim, tanıklık yapmayabilirsin istersen, emin misin?

Vicdanıyla aşkının verdiği savaşı kazananı, dudaklarından dökülen tek kelime belirledi, evet. Yapacaktı, tanıklık yapacaktı, tek tanıktı, onun tanıklığı sevdiği adamın tek kurtuluşuydu. Emirhan dün gece sarılıp uyumuştu ona, hem de sımsıkı. Annesi görse, kolunu bacağını kırardı valla, kızlar yurdunda kalıyor sanıyordu. Zaten annesine defalarca yalan söylemişti, savcıya söylemişti, dahası kendisine söylemişti, hakime de söylese olurdu, çok da öyle ahlanıp vahlanacak, iç muhakemesi yapılacak bir şey de yoktu yani! Karnı guruldadı, heyecandan dün sabahtan beri ağzına tek lokma almadığını anımsadı.

— Bildiklerini dosdoğru söyleyeceğine, namusun ve vicdanın üzerine yemin eder misin?

Hamza Bey, ki büyükşehre gelince nedense öğretmenim diyememişti ona, sanki öyle dese yaşı küçülecekmiş de arkadaşları dalga geçecekmiş gibi, liseye giden bir oğlu ve Melek’lerin kasabada öğretmenlik yaparken tanışıp evlendiği eşiyle yaşıyordu üst katlarında. Tesadüf bu ya, Emirhan’ın yanına taşınınca aynı apartmanda oturur oluvermişlerdi. Onları el ele merdivenden çıkarken gördüğü ilk seferdeki o onaylamayan bakışları, hala gözlerinin önünden gitmiyor, aklına geldikçe istemsizce başını öne eğmesine sebebiyet veriyordu. İlk kelimesini ondan öğrenmişti, sınıfın en geç öğreneniydi, evlerine gelip okumayı sabırla öğretmişti, temizliği ondan öğrenmişti, arkadaşlarıyla ekmek arası peynir zeytinini paylaşmayı, okul duvarının kenarına sıra sıra fidanlar dikip büyümelerini izlemeyi, umudu, sevgiyi, saygıyı, vicdanı ondan öğrenmişti. Ah keşke gelmeseydin öğretmenim o gece kapıya, keşke rahatsız olmasaydın müzikten, bırakmasaydın beni şimdi bu ikilimde, ne bileyim tıpa falan taksaydın kulağına!

— Delikanlı, yaşımla da sözlerimle de dalga geçmemelisin. Saygı nedir haberin var mı senin? Şu müziği bu kadar bangır bangır dinlemek zorunda mısın? Sesini kısıp dinlesene! Ya da şu kulaklıklarını tak!
— Senin gibi ihtiyarlardan mı öğreneceğiz müzik dinlemeyi?
— Her akşam her akşam artık yeter! Sağır mısın nesin, ne bu böyle, sana da hiç yakışmıyor bu soytarıyla olmak Melek, çık git kızım yurduna!

Ah be öğretmenim, ah, neden soytarı diyorsun! Kısmayacaktı müziği, dahası o komşular arası bir rica ya da tartışma değildi Emirhan için, kazanılması gereken bir savaş, dövüşülmesi gereken bir kavgaydı. Hakimden çekip bakışlarını, göz ucuyla öğretmeninin durduğu tarafa baktı. Salonda herkes çıt çıkartmadan oturuyor, mübaşir elinde kağıt duvara yaslanmış, savcı önündeki dosyayı karıştırıyor, öğretmeninin gözleri üzerinde, doğruyu söyleyeceğinden eminmiş gibi bir hali var, daha önce yaptığı hata tecrübesizliğindendi, şimdi onun öğrencisi gibi davranma sırası gelmişti düşüncesindeydi, evet, kesinlikle böyle düşünüyor olmalıydı, diye içinden geçirdi Melek. Emirhan’a döndürdü başını, ah be sevgilim, saygı nedir bilirsin de, o gece unutuverdin işte, istemezdin sen de böyle olsun.

— Sen bana soytarı mı dedin babalık! Domuz suratını al, çek git yoksa bak yaşlı olduğuna falan bakmam veririm eline bacağını!
— Herkes senin müziğinden şikayetçi, hiç uyutmuyorsun geceleri kimseyi! Terbiyesiz!

Öğretmeninin edebileceği en büyük hakaretti, terbiyesiz. Emirhan’ınsa en sinir olduğu kelime ve sinir de oldu yine o anda, Hamza öğretmenin pijamasının yakasına yapıştı kıpkırmızı eli, Melek sevgilisinin boşta kalan kolunu çekince, göğsüne bir tekme indi, acı tüm vücudunu felç etti, sert parkeye düşmesiyle Hamza öğretmenin suratındaki kızıl gözyaşlarını gördü, ardından tekmeler, yumruklar uçuştu gözlerinin önünde, sürünerek bacağından yakaladı sevgilisini, saç dipleri acımıyor yanıyordu, kopacaklardı sanki, gözleri karardı, Hamza Bey’in, öğretmeninin, çocukluk kahramanının bacağının nasıl kırıldığını göremedi.

— Neler yaşandı o akşam anlat bakalım kızım!

Hakimin kurduğu cümle ok gibi tam on ikiden vurdu yüreğini, kızım diyordu, anlat, gerçeği anlat! Sevgilim bir canavar de, demir parmaklıkların ardına tıkılması gerek ama aklı karışık hakim bey, babası, annesini beş yaşındaki Emirhan’cığın gözlerinin önünde öldürmüş, Emirhan tek başına kalmış annesinin cesedi yanında, komşular bulmuş o halde zavallıcığı, yurtlarda büyümüş, iyidir kalbi de işte, sokaklara uymuş, güçlü olan yaşarmış, o böyle öğrenmiş, yumruğuyla konuşur tekmesiyle güler, gözlerinden ateşler çıksa da temizdir içi inanın, belki hapis falan değil de hani diyorum akıl hastanesine mi koysanız onu? Hem sonra, bilir misiniz hakim bey, İstanbul’a geldiğimde ben yapayalnızdım, yol yordam bilmez, herkesi kendim gibi zannederdim. Emirhan tuttu elimden, evet, bir akşam otobüsle yurda dönüyordum, o kurtardı bana musallat olan heriften beni, eşlik etti yurduma, hiç de öyle sırnaşmadı inanın. Yurttaki kızları görseniz, hepsi birbirinden süslü, dedikoducu, bana da küçümseyerek bakarlardı. Emirhan gördü içimi bir, o sevdi beni. Ben de onu. Bunlar mazeret mi diyeceksiniz, adam dövdü bu sevgilin! Yok, olur mu, ama hafifletmez mi?

— Konuşsana, geç beyinli saf ablak!

Gözleri yuvalarından çıkacak gibi oldu sesle, konuşmadan öylece durduğunu Emirhan’ın eşek gibi anıran tatlı sesiyle anladı. Yok artık, herkesin içinde de geç beyinli diyemezdi kendisine, evet, biraz geç öğreniyor, geç anlıyor ama yok artık, ablak, hem de koca hakimin, büyük insanların, öğretmeninin karşısında! Kafasından geçen düşünceli iş sesleri savdı, dikleşti, hakim beyin gözlerinin içine baktı.

— Daha önce verdiğim ifade yalandı, şimdi doğruyu anlatmak istiyorum hakim bey, o akşam…

Bir senedir Emirhan’la olmasının nadir katkılarından biri, uçan cisimlere karşı refleksleri çok gelişmişti! İçeri girerken kapının sağ tarafında gördüğü dört tekerlekli plastik sandalye havayı delip geçerken hızla, hedef olmaya alışık kafasını eğiverdi, teğet geçti, ucuz atlattı. Kürsüden bağırışlar, Emirhan’ın işerim yüzünüze sıktığımın papazları böğürtüsü, papaz ne alaka diye mübaşirin şaşkın ve anlamsız tepkisi, uçan kağıtlar, Emirhan’ın masanın üzerinden atlayarak kürsüye uçuşu, Hamza öğretmenin sendeleyerek kanı deliyi spor ayakkabısından yakalayıp çekmesi, ayakkabının katip kızın kafasına düşüşü, kızın bez spor ayakkabıyı yerden alıp salyalar akıtan Emirhan’ın sırtına defalarca indirişi, hepsi ama hepsi iki dakika içinde olup bitti. Melek’in cümlesi yarım, havada asılı kaldı, tanıklık yapmaktan kurtuldu. Emirhan adliyenin nezarethanesine alındı. Melek o koridor senin bu koridor benim tabanları acıyana kadar dolaştı, dışarıya çıkıp bir sigara içti, geri dönüp tabelaları okudu, şeytanın altında yatan o masum bakışlarına aşık olduğu adamı düşünüp durdu, gitse gösterirler mi, gösterseler küfürden başka ne duyacak ki, ama yok ayrılmadılar da, sevgili değiller mi hala? Şimdi gidip görmese onu, eve dönünce kızmaz mı, ah kızarsa kesin hastanelik olur bu sefer Melek! Değer mi? Bilmiyor. Eve dönecek mi peki Melek? Emirhan’ın evi orası. Ne kadardır beraber yaşıyorlar, Melek’in de sayılmaz mı? Bu sene üniversite harcını da Emirhan ödedi, sevgiliden öte abisi gibi, gidip görmeli nezarette. Yok, görmemeli. Temiz hava almalı. Kapıdan çıkıp biraz ilerledi. Gökyüzüne baktı. Ufak bir yardım çok iyi olurdu. O anda elinde sıcaklık hissetti, yumuşacık kırışık bir el, tuttu onu. Melek karşı gelmedi. Öğretmeniyle yürüdü, mahallelerine giden otobüse bindi.

By | 2018-05-13T22:28:11+00:00 Mayıs 13th, 2018|Categories: Öykü|Tags: , , , , , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Kendi halinde bir kadınım, ara sıra yazıp çizen işte. Her Mevsim Deniz dedim kendime, mevsimsiz yaşıyorum hayatı çünkü. Aşık olmak için baharı beklemiyorum mesela ya da depresyona girmek için kışı! Dostlarla olmaksa en büyük keyfim ve işte ondandır ki Teneffüshane’deyim! Siz de hoşgeldiniz.

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: