Öz | Deniz Pekgenç

— Bebeğimi bana geri ver! O benim bebeğim, çek ellerini üzerinden lütfen, lütfen, lütfen!
Kapkara kıvırcık tüylerinden derisi görünmüyordu. Beyaz atleti lekeli, ağzını her açtığında leş bir sarımsak kokusu, sucuk parmaklarıyla bebeği sıkmış, bebek ağlıyor, Egerya çaresiz! Ancak ağlayabiliyor, rica ediyor, yalvarıyor. Ona kibar olması öğretilmişti hem de her koşulda. Bağıramazdı bile, sesini yükseltmesi ayıptı. Egerya, Şarap Halkı’ndandı, Diyonisos’a tapan, her ay bağ bozumunda beyaz uzun masalarda şaraplar içen, şarkılar söyleyip, edebiyat söyleşileri yapan. Oysa karşısındaki adam, barbar oldukları öğretilen, Ateş Halkı’ndandı!

— Ateşe atacağım, yakacağım, halkımın kahramanı olacağım!
Tam olarak ne söylediğini kendisi de pek bilmiyordu Kılçık. Bildiği bir şey varsa o da, elinde bu bebekle köye döndüğünde, halk kahramanı olacağıydı! İtlerin dölü, uğursuz bebek yanmalıydı! Şarap Halkı’ndan olan hatun yerde kıvransındı, Vedat’la günaha girmişlerdi, şimdi günahlarının cezasını çekeceklerdi! Tiksinti, evet, tiksintiydi bu hissettiği, bu şerefsiz hırbo, düşmanla işi pişirmiş, mercimeği fırına vermişti, lanetlenecekti kim bilir belki de halkı, sırf bu gerzek Vedat Şarap Halkından bir hatunla dalgalandı diye! Şarap Halkına kız verenin ateşi söner derdi büyükler, kız alanın köyü yerle bir olurdu maazallah! Kılçık biraz da tedirgin miydi ne? Köy sınırından ilk defa çıkmıştı, düşman halktan birini ilk defa görüyordu ve halkından birinin düşman halktan bebek yaptığı tarihte görülmemiş, duyulmamıştı!

— Bırakın lan, bırakın beni! Tek tek çıksanıza karşıma, hadi! Kollarımı bırakın da tek tek gelin, hadi bakalım gücünüzü görelim, bırakın lan bırakın!
Kılçık, beraberinde üç adam getirmişti. Vedat’ı ancak üçü tutabiliyordu, yoksa Kılçık’ın Vedat’ın elinden bebeği alması imkansızdı. Vedat, köyün en güçlü delikanlısı, en yakışıklısı, en popüleri, en uzunu, en kaslısıydı. Vedat, hayatında ilk defa çaresizlik hissediyordu, korku, elem, acı… Tıpkı bir yıl kadar önce aşkı ilk defa hissettiği gibi. Bebeğini almışlardı, biliyordu, yakacaklardı Kutsal Mangal’da. Egerya’ye ulaşamıyordu. Altı kıllı kol kendisini geriye doğru ittirip duruyordu. Bağırıyor, isyan ediyor, tehditler savuruyordu ama boşa, boşaydı. Şu dangalağın da bir bokum yaptığı yoktu, öylece ağzı açık duruyordu Egerya’nin arkasında, oyun izler gibi.

Evet, evet, Egerya yerde yalvarıp yakarıyor, Vedat’ı üç adam tutmuş, Kılçık’ın elinde bebek, gidebilecekken biraz gösterişten ne çıkar diye düşünüyor, konuştukça konuşuyor. Egerya’nin arkasındaysa bir adam var, bembeyaz elbisesi tertemiz, sıska, pürüzsüz bir yüzü, dingin bakışları var. Egerya arkasını dönüp bu sefer de ona yakarıyor, yardım et Famalis, Diyonisos Aşkına yardım et! Famalis bin pişman çoktan, sırf meraktan geldiği kadar buralara. Amacı biraz dedikodu malzemesi bulmak, kadehlere eşlik edecek bir iki laf götürmekti köye. Egerya köyden sürüldükten sonra ne yapmış ne etmiş, yaşıyor mu, bebek nasıl görünüyor falan bunları öğrenmekti tek isteği. Nereden bilebilirdi böylesi bir barbarlığın ortasında bulacağını kendini? Hiçbir şey de yapmazdı, yapamazdı, o Şarap Halkı’ndandı. Hem bebek ölsündü tabi, kalbini ateşe kaptıranın ömrü kısa olurdu!

— Kutsal Nehir Perileri Aşkına! Bunlar da kim?
Neyse ki kimse duymamıştı Melissa’yı. Karanlıktı gökyüzü. Ay göstermemişti kendini. Yine de ne olur ne olmaz diye, kanatlarını çok ses çıkartmadan hafifçe çırpıp sağ tarafındaki koca ağacın dalları arkasına saklandı. Yaprakların ardından izlemeye başladı. Belleğinde yer edinmiş mesel, karışma hiçbir halka için huzurla dolsun! Annesinin sözleri, diğer halklar bizi ilgilendirmez sakın sınırdan çıkma! İlk defa başka bir halktan insanlar görüyordu ömründe, hatta ananesinin anlattıkları aklında doğru kaldıysa aşağıda iki halk birden vardı; Ateş Halkı ve Şarap Halkı.

— Kılçık, bırak bebeği yere hemen! İlla ki bu üçü bırakacak beni, hızlıyımdır bilirsin bak, yakalarsam seni doğduğun güne pişman ederim, Kutsal Mangal adına yemin ediyorum!
— Boşa laflar bunlar, lanetlendin sen artık, yerin yok köyde!
— Ne olur, çok rica ediyorum bağırmayın birbirinize, o masum, minicik, ses çıkartamayan bir bebek, yalnızca bir bebek! Yalvarıyorum bırakın bebeğimizi, bakın bir, gözlerine bakın, nasıl da sakin, sessiz ama korku dolu! Ne isterseniz yaparım, beni alın, atın o kutsal ateşinize ama bebeğimi bırakın!
— Çok istirham ederim kaba konuşmayalım, ben dayanamayacağım, gidiyorum. Pişman olmuşsundur umarım Egerya, tez zamanda bu dünyaya kaparsın gözlerini de halkımız huzura erer! Varsa son bir sözün, ileteyim saygıdeğer babacığına!
— Kaçıl git gözümün önünden parlak oğlan, zaten ne halt yemeğe orada duruyorsan, dikkatimi dağıtıyorsun! Gördüklerini de anlat köyüne, Ateş Halkından korkun, korkun bizden, korkun benden, ahahaha!

Kim kimdi şimdi? Melissa ananesinin küçükken kendisine anlattığı söylenceleri hatırlayamaya çalıştı. Tüm aylar Mayıs, hep ılık bir bahar, yer yer yanık çalılar, bir kısım toplanmak üzere bekleyen mantarlarıyla Ateş Halkı, sonsuz ormanın uzak bir köşesinde… Evet, evet, böyle başlardı onları anlatmaya. Yüzü kömürle süslü kadınlar, bağıra bağıra konuşan beyaz atletli adamlar, çizgili donlarıyla ateşi yelleyenler, plastik toplarla oynayan çocuklar, Kutsal Mangal etrafında yapılan törenler… Tamam, o zaman beş kişi Ateş Halkı’ndandı. Şu Vedat denenin başı belada olmalı. Huzur dolu atmosferi ve bembeyaz giysileriyle Şarap Halkı ormanın içinde bir inci gibi parlar, derdi. Kadını erkeğiyle büyük bir dinginlik içinde yaşarlar, her ay bağ bozumu şenliklerinde kutsal şarap kadehleriyle donatılan uzun masalarda şarkı söyler, şiir okurlar, derdi. Şu zavallıcık Şarap Halkından olmalıydı, gerçi elbisesinin beyazlığı pek kalmamış ama belli ki başına bir şeyler gelmiş. Arkasını dönüp giden kibirli Famalis de aynı halktan. Belli ki sürmüşler kadıncağızı köyden, ah, şimdi anladı Melissa, ah salak Melissa, tabi ya, yasak bir aşk hikayesi bu! E, tabi, karla kaplı mevsimsiz bir kış yaşayan Su Halkı insanı, iğne yapraklı doğasının aksine, batmazdı da batırmazdı da dikenini hiç kimseye, derlermiş haklarında! E, doğru! Doğru da, işte Melissa da bu yüzden kimseyi tanımaz, bilmezdi. Şimdi ne yapsaydı? Karışamazdı onlara, halk kültürü böyleydi. Ama, ama bebek vardı, bebeğin canı tehlikedeydi! Şimdi de mi bir şey yapmasaydı yani? Kanatlarını hızlı hızlı çırpmaya, kalbi güm güm atmaya başladı. Ne yani, yardıma muhtaç olana da mı yardım etmemeliydi, sırf huzur, eylemsizliktedir diye!

— Ateşte yanmaya bile layık değilsin sen Vedat! İçtiğin şarapta boğul, boğulmazsan ben maşamla imiğini sıkacağım!
Kılçık, bir anda arkasını döndü, sıkıca kavradığı bebekle birlikte koşmaya başladı. Kıskaç görevini gören altı kol bir anda serbest bıraktı onu, koşmaya başladılar. Vedat, fırladı yerinden, tam arkalarından gidecekti ki, Egerya olduğu yerde bayılıverdi. Kollarına aldı sevdiği kadını, meleğini. Uzun sarı saçlarını okşadı. Birkaç damla yaş döküldü kömür gözlerinden. Düşündü. İstemeden, düşündü, ne olurdu sanki evleniverseydi kendi köyünün kızlarından biriyle. Vedat, Ateş Halkının sevilen sayılan bir ailesinin tek çocuğuydu, şanı da vardı köyde. Küçük yaşlarda, mangaldan yayılan mis gibi sucuk kokusu eşliğinde top oynadığı kızlar, sonrasında onunla evlenebilmek için tüm hünerlerini göstermeye, elleriyle yaptıkları kısırlardan, kendi maşalarıyla çevirdikleri etlerden, yetiştirdikleri maydanozlardan, patlıcanlardan getirmeye, Vedat’ı yedirip içirmeye başlamışlardı. İçlerinden biriyle evlenmesi gerekecekti, başka da çaresi yoktu. Gel gör ki, gülücükler saçan o küçük kızlar, büyüdükçe çirkinleşmişlerdi, elleri de hep soğan kokardı, yüzleri de isli. Evlenmekten kaçmanın yollarını ararken dalgınlıkla bir gün, köy sınırını aşıverdi. Yürüdü, yürüdü, ta ki ormanın derinliklerinde o muhteşem müziği duyana kadar. Durdu, sesi takip etti. Güneş saçlı bir melekti bu, şimdi kollarında baygın yatan. Omzuna dayadığı aletin tellerine, elindeki ince maşayla her dokunuşunda ruhunu okşayan sesler çıkartıyordu. Şimdi biliyordu, kemandı o, her çalışında, Vedat’ı yeniden ona aşık eden. Çimlere atmıştı kendini, oh be, ölmüştü, cennetteydi ve evlenmek zorunda değildi! Sonra meleğinin korkuyla düşürdüğü kemanın çıkarttığı sesle doğrulmuş, göz göze gelmişlerdi o anda. Hiç çıkmasa mıydı köyünden, karşılaşmasalar mıydı, gülümsemeseydi mi ona, merhaba demese miydi? Başlarına gelmezdi o zaman tüm bunlar.

Melissa, dallarının ardına saklandığı ağacın yapraklarından birini kopardı, gözyaşları sel gibi akıyordu, yanaklarını sildi. Ay, inanamıyordu, iki düşman halktan bu iki kanatsız insan aşık olmuştu, bebekleri olmuştu! Yok, yok, burada böyle saklanıp kalamazdı. Başlardı Su Halkı kurallarına! Hem zaten asilik ruhunda vardı. Melissa, Suatist Tapınağı’na çıkmayı çok severdi. Yirmi beş metre uzunluğunda mermer bir kale üzerine kurulu Tapınak’tan, sert kışa karşın çağlayarak akan nehre doğru kendini bırakmaya bayılırdı. Kafa üstü dalış yapar, yüzü suya değmeye yakın, keskin bir manevrayla yeniden göğe doğru havalandırdı. Oysa, kadın dediğin nehre doğru pike yapmak yerine ona yumuşak şarkılar söylemeliydi. Törenlerde kanatlarını açarak gökyüzüne yükselen taraf erkeklerdi, nehre kardelenler savurur, dualar ederlerdi. Kadınlar suya şarkı söyler onu yatıştırırdı. Ne şarkı söylemeyi sevmişti bu yaşına kadar ne de nehri yatıştırmayı! Şimdi de varsındı, bu aşıklara yardım etsindi, bebeğin canını bir o kurtarabilirdi. Kanatları yoktu hiçbirinin, evet, çok ilginç, kanatsız insanlardı bunların hepsi. Kendisi üstündü yani, sessizce Ateş Halkının köyünün üzerinde süzülüp bebeği kapıp kaçabilirdi.

Neden sonra Egerya gözlerini açtı usulca. Mecali kalmamıştı. Gidelim, diyebildi, Su Halkından yardım isteyelim. Vedat, Su Halkını duymuştu da, hiç görmemişti onlardan birini. Gerçi, güneş saçlı meleğinden önce hiç, Şarap Halkı’ndan birini de görmemişti ya! Tamam, dedi. Başka çaresi mi vardı? Efsane doğruysa ve gerçekten kanatları varsa, evet, bir onlar kurtarabilirlerdi bebeklerini. Nehir kenarında yaşarlardı. Olsa olsa ayakla bir saat sürerdi. Egerya, sevgilisinin kucağına yerleşti itirazsız. Yüzüne baktı, kara kaşlarına, kömür gözlerine. Bebeğinin ardından yanan kalbi utandı, hala hissettiği aşkla. Yok, pişman değildi hiç. Şarap Halkı gençleri şarkılar yazardı Egerya’nın upuzun sarı saçlarına, al dudaklarına, gülen gözlerine. Şarkıları dinler, ikram edilen şaraplardan tadar, çiçekleri kabul ederdi de, bu erkeklerin tümü çok mu çok duygusaldı, tatmasa mesela bir şarabı, ağlayıverirlerdi önünde. Kendine göre değildi hiçbiri, kaptıramazdı gönlünü. Oysa, Vedat! O bambaşkaydı, taş gibi sağlamdı, doğa gibi kucaklayan, şarap gibi aşk kokan! Pişman değildi, onun kollarında olmaktan mutluydu. Sonra o anı anımsadı, sürüldüğü günü. Egerya karnını saklayamaz hale gelince, altın yaldızlı kadehlerle donatılmış uzun bir masada, derin bir sorguya çekilmiş, gerçekler ortaya dökülmüştü. Vedat’la tanışması, gizli buluşmaları, ailesine söylediği bin bir pembe yalan. Diyonisos heykeli önüne oturtulup ibretlik olsun diye üzüm fırlattılar üzerine, kadını erkeği, hatta kendi abisi, annesi, çok saygı duyduğu babası bile. Bağların bittiği, sonsuz ormanın başladığı sınırın dışına attılar Egerya’yı. Egerya üzgün, Egerya yalnız, Egerya mutlu, Egerya özgür! Egerya şimdi acı içinde, aşk içinde ama özgür, evet özgür! Bebeğini aldılar Egerya’nın, kurtarması lazım, kucağına alması lazım, beslemesi büyütmesi lazım! Koşuyordu Vedat, başı döndü sarsıntıdan, gözleri kapandı.

— O da neydi?
— Havadan geldi!
— Bebek nerede?
— Ateş söndü!
Su dolu kovayı ateşin üzerine döküp, ani bir pikeyle dalmıştı, mangalın üzerine koydukları tahtaya yatırılmış bebeği alıp gökyüzüne çıkması ancak ki birkaç saniye sürmüştü. Hayatında hiç bu kadar eğlenip bu kadar da kendiyle gurur duyduğunu hatırlamıyordu! Bu, bu muhteşem bir duygu!

Var gücüyle koşuyordu Vedat. Egerya bir an gözlerini açıyor, sonra kapatıyordu. Bebek sağlıkla, masumiyetle, huzurla, sükunetle ve sessiz gülücüklerle dünyaya gelince, anladılar ki, ikisi de bıkmıştı tapınaklardan, tapınmalardan, düşmanlıklardan, törenlerden, zaten Vedat’ın Egerya’yı köyüne götürmesi de imkansızdı, yapılacak tek şey, kaçmak, uzaklara gitmekti! Hazırlığını yapmıştı Vedat. Köyünden gerekenleri almış, poşetlerini sınıra koymuş, son kez annesinin elini öpmeye gitmişti. Ah o tilki Kılçık takip etmeseydi, her şey muhteşem olacaktı! Şimdi, şimdi kaçmak şöyle dursun, köye geri dönmesi gerekecekti belki de! Düşünceler düşünceleri kovalarken, bir de baktı sınıra geldi. Sınıra yaklaşanları gören Su Halkı erkekleri kanat çırpıp tepelerinde dönmeye başlamıştı bile. Yanına indi ikisi. Vedat, anlattı, yalvardı yakardı, ağladı. Yalvarmak işe yaramayınca, acaba zor mu kullansa diye düşündü. Bir eliyle ayakta zor duran Egerya’yı tutuyordu diğer eliyle uçan adamlardan birinin eteğini yakalamaya çalıştı. Olmadı. Gitmelisin diyorlardı, bizi rahat bırak! Çaresiz döndüler yüzlerini geriye. Köye girecek, sonları ölüm de olsa bebeklerini almaya çalışacaklardı. Tam o anda indi Melissa yanlarına. Kocaman gülümseyerek verdi bebeği annesine.

Vedat, Egerya ve Melissa dil, din ayrımının, düşmanlıkların, adetlerin olmadığı, herkesin özgürce ve eşit olarak yaşadığı bir köy kurmaya karar verdi o gece. Üç halktan da bunu duyanlardan birkaçı bu asi gruba katıldı. Huzur Halkı olacaktı isimleri. Uzun yollar gittiler, sonsuz ormanın başka bir köşesini beğendiler. Sıvadılar kolları, önce evler inşa ettiler, sonra yolar açtılar. Onlara özgürlük ve beraberliği getiren bebekti, tapınası bir varlıktı, özel bir yer inşa ettiler, özenle yontukları dalları diktiler toprağa sıra sıra, dar aralıklarla. Üstünü kokulu yapraklarla kapladılar. Bebeğin adını Barış koydular. Her gün, günde üç defa Barış’ı besledikleri şarkılı danslı törenler yapmaya başladılar. Barış büyüdü, kutsaldı, zarar görmemesi için kafesinden çıkartılamazdı. Barışın güvenliği için kapısına kilit, köye sınır, sınırın güvenliği için kurallar gerekti. Geleneğin adı kural, tapınağın adı Barış oldu. Karşı gelmesi imkansızdı, barışın dili olmazdı.

By | 2018-02-18T17:37:51+00:00 Şubat 11th, 2018|Categories: Öykü|Tags: , , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Kendi halinde bir kadınım, ara sıra yazıp çizen işte. Her Mevsim Deniz dedim kendime, mevsimsiz yaşıyorum hayatı çünkü. Aşık olmak için baharı beklemiyorum mesela ya da depresyona girmek için kışı! Dostlarla olmaksa en büyük keyfim ve işte ondandır ki Teneffüshane’deyim! Siz de hoşgeldiniz.

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: