Sahil Kasabası | Emel Türkel

Ege’de denizin mavisi, serin ve güneşli hava ile buluşunca insanın içini kıpır kıpır eder, geçmiş daha canlı, hayaller daha berrak olur. Denize bakınca insan, geçmişin verdiği yorgunlukla, kendine acı çektirmek mi, yoksa bizi ayakta tutan güç mü belli olmayan umutsuz hayallere dalar gider.
Tek tük emekliler, bir taraftan etrafta olup bitene dikkat kesilmiş, bir taraftan da gazetelerini okuyarak vakit geçirmeye çalışırken, kol kola girmiş iki kadın, alışverişin üzerine kendilerini liman manzaralı çay bahçesine attılar. Girişte tanıdıklarla selamlaşmanın ardından, iki çay söyleyerek, deniz tarafında boş bir masaya yerleştiler.

Çay bahçesinin duvarına yaslanan Nebahat, gözünü kardeşinin teknesine dikmiş geçmişe dalıp gitmişti. Nebahat’la Ahmet, Ege’de küçük bir liman kasabasında büyük hayalleri olan iki kardeşti. İlkokula giden çocukların ikisinin de içinde kalıplara sığmaz bir coşku, okuldan kaçmalarına neden oluyordu. Annelerinin tüm ısrarı, kızması ve sitemi kar etmiyor, çocuklar birkaç ders sonra okuldan kaçmanın yolunu buluyorlardı.

Önce Ahmet atladı iskeleden korkusuzca, ardından Nebahat daldı serin sulara, hızlı kulaçlarla bata çıka yorulana kadar yüzdüler. Ahmet ‘Abla’ dedi, ‘Büyüyünce gezi teknesi alacam, insanlarla birlikte koydan koya gezecem. Denizde geçen bir hayattan daha güzel ne olabilir ki…’. Nebahat gülerek, ‘Neyle alacan olum, kaç paradır o’ sözleriyle Ahmet’i tersledi. Zar zor hatırladıkları babalarını çok küçükken kaybetmişlerdi. Sünger avcısı olan İbrahim evliliklerinin daha beşinci yılında sünger için daldığında vurgun yemiş, iki küçük çocukla Hatice’yi yalnız bırakıp gitmişti. Ahmet’in hatırasında babasının omuzunda sahilde atılan turlar, Nebahat’inkinde ise minicik elinin, çatlak dolu kocaman bir elin içinde kaybolması kalmıştı. Ne kadar zorlasalar da askere giderken çekilmiş vesikalıktan başka fotoğrafı olmayan babalarının yüzünü hatırlayamıyorlardı. İki küçük çocukla yalnız kalan Hatice, çocukların geçimini sağlamak için durmadan çalıştı. Zeytine gidiyor, bağ bahçe çapalıyor, zar zor eve ekmek götürüyordu. Zamanla balık tutmayı, denizin bereketinden faydalanmayı öğrendi. Her gün deniz kenarında olta atıyor, bir iki balıkla eve dönüyordu. Balık ve ekmek, evin en önemli yiyeceği olmuştu. Tam gün çalışan kadının çocuklara yemek yapmaya vakti olmuyordu. Zaten çocukların da evde durduğu yoktu. Akşam çocukların balığa itirazı olmuyor, balık yemeyi seviyorlardı. Ta o günlerden kalmadır iki kardeşin balık sevgisi…

İlerleyen yaşına, dökülen dişlerine rağmen vakur duruşundan hiç bir şey kaybetmeyen Nebahat, elindeki iki çayla birlikte, dik ve kendine güvenli adımlarla kadınların oturduğu masaya yaklaştı. Dikkatlice çayları masaya yerleştirdi. İkisi de şeker istemedi. Nebahat karşısındaki kadınlarla konuşma isteği duyarak, ‘ben’ dedi çekinerek ‘çayı şekersiz içemiyorum’. Uzun süredir öyle çok çalışıyordu ki, sabahın erken saatinde belediyenin işlettiği bu deniz kenarındaki çay bahçesine geliyor, çay ocağını açıyor, suyu ısıtıyor, etrafı toplayıp temizliyor, çayı demleyip, akşama kadar o masa senin bu masa benim çay taşıyordu. Arada yemek yemeyi bile unutuyordu. Zaten yemekle arası hiç iyi olmamıştı, hele tatlıyı hiç sevmiyordu. Nebahat ‘tek yediğim tatlı çayın içindeki iki şeker’ dedi hevesle. Nebahat kadınların ilgisini çekmişti, ikisi de konuşmaya istekli gibiydi. Nebahat’ta yaşanmış onca olay, kadınlarda da bir o kadar boş zaman vardı. Uzun uzun konuştular, tahta sandalyelerde, çay eşliğinde, zamanın sessiz ve yavaş akan sahil kasabasında, geçmişten…

Nebahat, ilkokulu zar zor bitirmiş artık okula gitme zorunluluğu kalmamıştı. Yine de içinde durmak bilmez bir çocuk taşıyordu. Ahmet okula gittikten sonra Nebahat de evden çıkıyor, köşede kendisini bekleyen kardeşiyle bağ bahçe dolaşıp, denizde yüzüyor, nasıl tekne alabilecekleri üzerine uzun uzun sohbet ediyorlardı, ta ki Nebahat uzayıp serpilip kasabanın delikanlılarının ilgisini çekene kadar. Nebahat artık koşup oynarken etraftaki gözlerden rahatsız olmaya başlayınca, ister istemez evde daha çok vakit geçirmeye başladı ve ev işlerini üstlendi.

Ahmet de o yaz, bir daha ayrılamayacağı denizdeki hayallerine adım atarak, bir tekneye miço olarak girdi. Artık birbirlerini daha az görüyorlardı. Annesi de tam gün çalıştığı için Nebahat evi temizliyor, akşam için bir çorba kaynatıyor sonra oltasını alıp deniz kenarında yurt edindiği bir kayanın dibinde balık avlamaya çalışıyordu. İlk günler evin yiyeceği kadar tutarken zamanla bir iki kilo fazla yakalamaya başladı. Çarşıda balıkçı Mustafa’ya uğruyor balıkları bırakıyor, satıldıkça parasını alıyordu. Artık eve para getiriyor, hayata daha güvenle bakıyordu.

Bardaklar boşalmıştı, birer tane daha getirdi Nebahat. ‘Cehennemde yansın!’ dedi denize dalarak. Çaylarına dalan kadınlar irkilerek ‘kim’ diye soran gözlerle Nebahat’a baktılar. ‘Geçen sene’ dedi ‘bıçaklayıp denize atmışlar’. Kadınların yüzündeki soru işareti silinmemişti. ‘Benim adam’ dedi ‘hak etmişti, bana yaptıklarının cezasını çekti’. Nebahat denize dalıp dalıp gidiyordu her şeyi yeniden yaşar gibi…

Yazın gelen geçici turistler hariç burada herkes birbirini tanır. Bugün deniz iki kilo kadar lidaki verdi Nebahat’a. Balıkları bırakırken Mustafa’nın orada yabancı bir adamın oturduğunu gördü.
Ege’de güneş geç battığındandır, erken kalkanlara günün o kadar uzun gelmesi. Hayat yüzüne gülmüş mü gülmemiş mi belli olmayan İshak, çocukluğundan beri erken kalkmaya alışıktı. Uyandığında kalkmamak için kendini zorlasa da erken kalkma alışkanlığı yakasını bırakmadı, güverteye çıkıp güneşin ilk ışıklarının gizemli bir sakinlik verdiği denize doğru uzun uzun gerdi kollarını. Günün bu saatlerini seviyor, sabah henüz kimsenin solumadığı havayı koklamaktan tuhaf bir mutluluk duyuyordu. Bir haftadır teknesini bu sakin limana demirlemiş henüz kasabaya inmemişti. Tekne bir çeşit hayattan kaçış, kendinden saklanıştı İshak için.

Bir çetenin içinde, adam dövme, çek tahsilatı gibi küçük işlerle başlayıp zamanla kaç kişinin canına mal olduğu belli olmayan büyük işler yapmaya başladı. Kısa sürede patronun sağ kolu oldu. Patron parayı esirgemiyordu İshak’tan. İshak’ın maddi durumu iyi olmasına karşın ne onu reddeden ailesinden ne de arkadaşlarından hiç kimse kalmamıştı çevresinde. Ege’li olmanın getirisiyle, denize karşı konulmaz bir sevgi besliyordu. Tekneyle gezsin, balık tutsun, yıldızların altında uyusun istiyordu. İş izin verdiği sürece farklı yerlerde küçük limanlara demirliyor, patron çağırana kadar denizin ve teknenin tadını çıkarıyordu. Ev hayatı ona göre değildi.

Kahvaltısını yavaş yavaş yapan İshak, öğlene doğru kasabaya indi. Etrafı tanıma isteğiyle geniş bir çarşı turu attı. Balık sevdası O’nu balıkçıların sokağına getirdi. Henüz Mustafa’dan başka balıkçı dükkânı açmamıştı. Mustafa’nın da tezgahı boştu. Belki sohbet ederim düşüncesiyle etrafı temizlemekte olan balıkçının önündeki tek masaya oturdu. Mustafa çayı yeni demlemişti, işini bırakıp iki çay getirdi masaya, İshak’la uzun bir balık ve deniz muhabbetine daldı. Tekneler birer birer kıyıya yanaşmaya başlamıştı. Mustafa, İshak’ı masada bırakıp balık kasalarını taşımaya başladı. Bereketli bir gündü. İşte Nebahat de tuttuğu balıklarla geldi. Mustafa bu yeni yetme kızın azmini seviyor, tuttuğu balıkları geri çevirmeyip bu zar zor geçinen aileye katkı olsun diye değerinden fazla para veriyordu.
Nebahat gizemli hali olan adamdan hoşlanmasa da akşama kadar unutmuştu adamı. Ertesi gün aynı kayada olta atarken arkadan bir ses ‘Merhaba’ dedi. Hızla döndü. Dün balıkçıda gördüğü adamdı. ‘Merhaba’ dedi isteksizce. ‘Çok balık çıkıyor mu’ dedi adam sohbet etme isteğiyle. Adı İshak’mış, teknesi varmış, sahilleri geziyormuş… Adamdan hoşlanmamıştı bir kere… Her gün aynı yere gelmeye başladı adam. Sıkılmıştı, istemiyordu adamın ilgisini. Bir gün İshak Nebahat’a evlenme teklif etti. Ürperdi, fikirden hoşlanmamıştı, hiç düşünmeden reddetti. İshak vazgeçmiyor, rahatsız ediyordu Nebahat’ı. Nebahat daha az gitmeye başladı balığa. Evini de öğrenmişti İshak, nedenini anlayamadığı ısrarlar devam etti. İshak için Nebahat bir tutku ve inat halini almıştı. İshak ısrar ettikçe Nebahat daha uzaklaşıyordu.

O gün Nebahat balıktan döndüğünde, annesini evde buldu. Annesi kolay kolay erken gelmezdi, meraklandı. Hatice bugün Nebahat’ı istemeye geleceklerini, haber verdiklerini söyledi. Hatice kızına böylesine iyi bir kısmet çıktığı için mutluydu. Ahmet artık tam zamanlı çalışıyor, teknede yatıp kalkıyordu. Kızı da evlenirse, Hatice bu dünyadaki görevini tamamlamış olacaktı. Nebahat şaşkındı…

Kadınlar bu dişleri olmayan ama kendisine güveni tam olan dik duruşlu kadından oldukça etkilenmiş, Nebahat’a karşı saygı ile karışık bir merak duymaktaydılar. Nebahat de açılmıştı, yılların verdiği anlatamama açlığıyla konuştukça konuşuyordu. ‘Şu’ dedi karşıdaki gezi teknesini göstererek, ‘kardeşimin… Üç yıl oldu alalı. Emekli olur olmaz kredi çektirdi bana. Üç yıldır daha emekli maaşı geçmedi elime. Burada çaycılık yaparak aldıklarımla geçiniyorum. Ama çok istiyordu, olsun…’. Gözlerinde üzüntüden çok sevgi vardı tekneye bakarken…

Annesini ilk defa mutlu görüyordu. İshak ile evlenmeyi hiç istememesine rağmen etrafın baskısı, annesinin hoşnutluğu evet demesine neden oldu. İshak mutluydu, sonunda peşinden koştuğu Nebahat’la evlenmişti. İshak’ın ailesi gelmedi düğüne. Muğla’da yaşadıklarını, düğün sırasında yurt dışında olduklarını söylemişti İshak, bir daha da söz ettirmedi ailesinden.

Çocukluğundan sonra mutlu olmayı bir türlü öğrenememişti Nebahat, ta ki hamile olduğunu öğrenene kadar. Doğup büyüdüğü sahil kasabasına yerleşmişlerdi. İshak, küçük bahçeli bir ev kiralamış, artık şehre geri dönmek istemediğini söylemişti. Sevinmişti, ayrılmak istemiyordu kasabasından. Heyecanla açtı kapıyı, İshak şaşkındı, hiç böyle görmemişti Nebahat’ı, hamile olduğunu öğrenince havalara uçtu, sonunda gerçek bir aile olacaklardı. İshak iyi bir koca ve kızlarına iyi bir baba oldu. Üçüncü yıl bir kızları daha oldu. İshak teknesiyle uzun seyahatlere çıkar, uzun süre gelmez oldu. Nebahat’tan gizlediği geçmişi rahat bırakmıyordu İshak’ı. Nebahat, istemediği evliliğe, iki çocuk için katlanıyordu. İshak kasaba şartlarına göre zengindi. Ticaret yapıyor bol para geçiyordu eline. Birlikte geziyor, iyi geçiniyorlardı. İshak’ın kaybolduğu zamanlar hariç…

Nebahat’ın evlendiği yıl Hatice görevini tamamlamışların rahatlığı ile göçüp gitti bu dünyadan. Nebahat, hayatındaki insanların varlığına rağmen, Hatice’den sonra yalnızlığı iliklerine kadar hissetti. Kızlar büyüyüp okula gitmeye başladılar. Kızlarında kendi çocukluğunu gören Nebahat, onlarla tekrardan kaybettiği mutluluğu yakalamaya çalışıyordu.

Koşarak banyoya gitti Nebahat, kapıyı arkasından kilitledi. Kapıya dayanarak yere yığılır gibi oturdu. Gözyaşları, yüzünden akan kanlara karışıyordu. Kalbinin ağrısı yüzündeki ve vücudundaki yaraların acısını bastırıyor, ne yapacağını bilememenin şaşkınlığı ve üzüntüsüyle birlikte kan ve gözyaşı yerlere akıyordu. Yediği dayakların ilk günüydü bugün. Yediği dayağı gururuna yediremiyor, isyan ediyordu. Zamanla İshak gerçek yüzünü göstermeye başladı. Çevreden duyuyordu Nebahat başka kadınların varlığını. Bunu ilk ve tek kez İshak’a sorduğu gündü, bugün. İshak rastgele vurmaya başladı Nebahat’a, kaçtı banyoya sığındı. Bir daha sormaya cesaret edemedi. Dayak, İshak’ın her kızdığında başvurduğu silah oldu. Yorgundu, yalnızdı, boşansa, kızlarının geleceği ne olacaktı?

Zamanla İshak’ın kirli işler çevirdiğini, kumar oynadığını, kaçakçılık yaptığını öğrendi. ‘Bunu istememekte haklıymışım’ diyordu, kendisiyle konuştuğu zamanlar. Bir insan, birinin hayatını ancak bu kadar karartabilirdi. Ahmet’i çok az görebiliyordu. Ondan her şeyi gizliyor, başının belaya girmesini istemiyordu. Ahmet kardeşinin iyi bir hayatı olduğunu düşünerek, denizdeki hayatına geri dönüyor, hayalindeki tekne için para biriktirmeye çalışıyordu.

İshak zorla Nebahat’ın annesinden kalan evi sattırdı. Parasını nerede kimlerle nasıl yedi Allah bilir… Sormak ne mümkün… İshak tüm bunların üzerine bir de boşanma davası açtı. Boşanmak istemiyorum demeyi gururuna yediremeyen Nebahat, tek celsede boşandı kocadan.

İshak, teknede yaşamaya başladı, ne eve ne de çocuklara hiçbir katkısı olmuyor, ailesini görmek istemiyordu. İshak’ın teknesine garip adamların gelip gittiğini duyuyor ama çok da ilgilenmiyordu. Şimdi daha önemli dertleri vardı. Kirası ödenecek bir evde iki çocukla kalmıştı.

Balık tutarak evin giderlerini karşılayamazdı. Aklına balıkçı Mustafa geldi. Belki bir yardımcıya ihtiyaç duyardı. Mustafa, iyi insanlar da var der gibi Nebahat’ı işe aldı, sigortasını yaptırdı. Mustafa o günden sonra emekli olana kadar destek oldu Nebahat’a. Nebahat da bu iyiliğin karşılığını kat kat ödedi. Çok çalışkandı. Sabah erken gelir dükkanı temizler, buzlu tezgahı hazırlar, tüm gün koştururdu. Yaşlanarak balıkçılığı bırakan Mustafa, emekli olan ama çalışmak zorundaki Nebahat’a üç yıl önce çaycılık işini ayarlamıştı.

Çaycılığa kadar, neredeyse tüm hayatı balık temizlemekle geçmişti, hayatındaki tek tatlı, çaya attığı iki şeker olan Nebahat’ın…

Her hikaye içinde gerçek barındırır.

By | 2018-09-17T12:23:53+00:00 Eylül 17th, 2018|Categories: Öykü|Tags: , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bu içerik, ‘Konuk Yazan’ tarafından yaratılmıştır. Teneffüshane'ye konuk olan dostlarımızın yazı ve paylaşımları “Konu Komşu” adıyla sitemizde yayınlanmaktadır. Siz de yazınızın Teneffüshane'de yayınlanmasını isterseniz öykü, atipik yazı, kültür-sanat-seyahat yazılarınızı ve şiirlerinizi bilgi@teneffushane.com ve editor@teneffushane.com adreslerine gönderebilirsiniz. Editör onayından geçen yazılarınız Teneffüshane'de yayınlanacaktır. Keyifli okumalar!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: