Tinder Crush | Elif Çubuk

Kötü cadının, iğne yapraklı ormanının dehlizlerine sakladığı karlar ülkesinin kaybolmuş prensesi gibi uzaklardan beni çağırıyor gözlerin…
Büyülendim…

İçerisi çok kalabalık, adım atmak bile zor. Selin’i izleyerek bara ulaşmaya çalışıyorum. Uğraşlar sonucunda içkilerimizi alabiliyoruz.
— Ne kadar kalabalık burası böyle ama doğru dürüst tip yok. O kadar da övmüşlerdi burayı.
— Daha yeni geldik hemen karar verme… Gel şu tarafa geçelim.
— Makyajım henüz tazeyken birkaç fotoğraf çekelim de instagrama koyalım bari bir işe yarasın!
İnsanlar da nerde var kötü bir şey, öve öve bitiremiyorlar, mekân öyle ahım şahım değil, klasik otel rufu… Gelenlerin tiplerine bak skandal!
— Yok burası genelde güzeldir de… Bu aksam biraz kötü…
— O kadar met edilince insan hayal kırıklığı yaşıyor haliyle, ne gerek var bu kadar ballandıra ballandıra anlatmaya, gidin görün fena değil deyin, nedir yani ‘’ay mutlaka gidin’’, geldik işte! Elle tutulur bir manzarası var, tüm Los Angeles ışıklandırılmış, ayaklarına serilmiş o kadar yani, müzik desen, eh fena değil…
Telefonumu elime alıyorum. Gelen mesaj uyarısını alınca, mesajı okuyorum. İçim açılıyor. Doğru anladığıma emin olamıyorum bir an, şiir mi yazmış bu ne yazmış?
— Ay Seliiin! Şu mesaja bak ne tatlı!
— Al sana eğlence, zaten sıkıldım diyordun şimdiden, yaz işte cevap, oyalanırsın! Tipini göster bakayım, bu hangisiydi?
— Aynen! Bu film yapımcısı olan yakışıklı, yani, dur bak bakayım, sen ne diyorsun?
— İyiymiş, yaz bakalım, ben biraz kalabalığa karışıyorum, bulurum seni…
Uzaklaştı Selin, ben de koltuğa oturdum, yazmaya başladım.
Teşekkürler, çok naziksin…
Gönderdim.
Hemen cevap geldi.
Ben yazdım, o yazdı, seri halde konuşmaya başladık. Zaten sıkılmışım, en azından konuşacak birini buldum. Yazışmalar da hiç fena değil, akıllı birisine benziyor. Nerelisin, nerede yasıyorsun, klasik sorular soruldu. Çocuk, Fransızca da biliyormuş bir Amerikalı olarak, hayret çok şaşırdım! Konuşma Fransızcaya döndü o saatten sonra. Rahatladım, İngilizce biraz kastırıyordu. Sohbet sandığımdan daha da güzeldi, telefonu elimden hiç bırakmadan yazdık. Severim böyle tipleri, en sevmediğim; sen yazarsın iki saat sonra cevap gelmiş, ne yazdığını, kim olduğunu unutursun! Zaten öyle tipleri hemen siliyorum, ne o öyle, insanın yaptığı işe saygısı olmalı…

Selin arada yanıma geldi, canım benim sıkılıp sıkılmadığımı kontrol etmeye, baktı ki ben yüzümde kocaman bir sırıtışla gözümü ekrandan ayırmadan “hi hi” “güzel”, diye yanıtlıyorum, o da eğlenmesine devam etti. Saat ikiye doğru mekan da kapanmak üzere, biz de çıktık. İyi geceler mesajını gönderdim.
— Siz de iyi konuştunuz tüm gece!
— Evet iyi oldu, cçk şeker bir çocuk, yani şimdilik!
Güldük, eski tipleri hatırlayarak…

Sabah “Günaydın” mesajıyla uyandim. Gerçekten şaşırdım. Çocuğun resmine tekrar baktım emin olmak için. Gece alkollüyken yanlış bir şey olmasın diye, ama yok yazışmaları tekrar okudum, gayet ‘cool’ bir adama benziyor. Akıllı, esprili gerçekten… Hayırdır inşallah…

Bu Tinder’da ağzım birkaç kez yandığı için şüpheyle yaklaşıyorum, iki ‘date’ de birbirinden fiyasko! İlk randevum, aman Tanrım, gerçekten şoktu! Çocukla konuştuk, onun da konuşmaları gayet düzgündü. Resimlerini inceledim, kızlara sordum, onlar da incelediler, oy birliğiyle iyi olduğuna karar verdik ki öyle çıktım yemeğe… Davet ettiği restoranı da internetten araştırdık, gayet elitti. Beverly Hills’in iyi mekanlarından biri. Her şey çok güzel… Güzelce hazırlandım, özenle kıyafetimi seçtim, makyajımı yaptım, bir yandan korkuyor bir yandan heyecanlıyım, neticede fotoğraflarda gayet karizmatik görünüyordu, nereden bileyim neyle karşılaşacağımı?!! Bir an hayretten dona kaldım! Yazıştığım yakışıklı çocuk nerede, ne yaptın ona, diye bağırmak geldi içimden ama ben nazikçe her şey gayet normalmiş gibi merhaba dedim, benim için çektiği koltuğuma oturdum. Yüzüne bakamıyorum, evet biraz benzerlik var, on kuşaktan kuzeni olabilir, sinirimden soramıyorum da… Sen kimsin? Benim randevulaştığım çocuk nerede?, diye… Hayır yani, insan bu kadar mı farklı olur, kızların profil fotoğraflarını anlarım, makyajı var, saç kesimi, boyası, kilo alması vermesi… Ama ya erkekler? Bu nasıl olabilir, ses tonu konuşma tarzı… Resimlerdeki karizmatik adam nerdeeee… Bu mini minicik solucan nerede… İnsanları aşağılamak istemem ama bu gerçekten yalancı bir solucandı, neden kendini farklı göstermişti ki, o zaman hakkediyor, çok sinirlenmiştim. Neyse ben hayal kırıklığımı hiç belli etmeden konuştuk, yemeğimizi yedik, farklı bir insan tanımış olarak. Çok gerekliymiş gibi! Evime döndüm. Neyse ki kızlar evde yoktular, konuşacak hal kalmamıştı bende. Yüzümü yıkadım, pijamalarımı giydim ve usulca yatağıma uzandım. Sabah kızlar heyecanla sordular nasil geçti hadi anlat anlat nidalarıyla, bense hayal kırıklığımı kahvaltıda çay eşliğinde anlattım. Bir süre cesaret edemedim uygulamaya girmeye…

İkincisi için daha temkinliydim. Kahve içmek daha mantıklı geldi, eğer beğenmezsem tüm aksamımı onunla geçirmek zorunda kalmayıp ayıp olur mu olmaz mı umursamadan direkt kaçabilecektim. Resimler fena değildi. Santa Monica’da randevulaştık, aynı yaştayız, çıkmadan bir saat öncesinde aradı, sesi güzel ama biraz garip pilot konuşması gibi kelimeler arasında, “aaah” “hmmm” gibi efektler… Bakalım bu nasıl çıkacak? Zaten ilkinden ağzım yanmış, hiç beklentim yok, sırf merak…

Bu Los Angeles akşamları da bir garip, gündüzleri sıcacık olan hava akşam olunca donduruyor. Neyse cafeye geldim, şöyle bir etrafa baktım. Tip uzaktan çağrıştırıyor ama insan tam çıkartamıyor sanki. Tabi gene hiç bozuntuya vermeden gülümseyen bir “Hi” çıktı ağzımdan, ayağa kalktı, yanağıma uzandı ama tokalaşmayı tercih ettiğimi, geri çekildiğimde anladi. Artık kibarlık falan gözüm görmüyor, umrumda değil, huyum çok değişti burada, hiç yapmayacağım şeyer yapıyorum, kendime inanamıyorum. Çocuğun giyimini hiç anlatmayayım, evsizlerin kıyafetlerinin hallicesi… Kahvelerimiz geldi, o arada ilk soruya koş! Beni neden seçtin? Yakışıklı olduğum için mi? @#$*& Bana kal geldi! Bir an halüsinasyon gördüm, elimdeki kahveyi üzerine boca ederken ama tabi her zamanki profesyonelliğimle buz gibi, yanlışlıkla oldu dedim. Espri sandı. Bir de ukala bir havası var, görsen sanırsın Don Juan, ses tonu yapmacık, yukarıdan yukarıdan konuşması, ıyyyy gerçekten korkunçtu. Oyle havadan sudan kahve bitene kadar idare edebildim.
— Kalkmam gerek sabah erken uyanacağım…
— Ben bırakayım…
— Yok teşekkürler, byeeee…
Israrla bir kaç gün aradı, cevap vermedim. Neyse bu da böyle sonlanmış oldu.
Tabi bu ikinci fiyaskodan sonra tekrar uygulamaya girmek çok çabuk olamadı.

Yazışmalar tüm hızıyla devam etti. O yoğun günlerin arasında mesajları ilaç gibi geliyordu. Bir ay boyunca her gün aralıksız konuştuk, o sırada Los Angeles’ta olmadığından, görüşmemiz ikinci aya kaydı. Aslında bana kalsaydı hemen görüşmeyi tercih ederdim, eğer tipiyle karakteri uyuşmazsa, hemen sonlandırabilme açısından, fakat bir yandan da böyle sürekli konuşmak da iyi gelmişti.

Nihayet görüşme zamanı geldi. Beni evden almasında bir sakınca görmedim. Artık onu tanıyor gibiydim.
Keyifle hazırlanım, gelmesini bekledim. “Aşağıdayım” mesaji gelince, heyecanla indim. Arabasını, evin karşısına park etmiş, arabaya hafifçe yaslanmış, kollarını göğsünde bağlamış, hafif bir tebessümle beni beklerken buldum. İtiraf etmeliyim ki çok hoştu. Tipi, duruşu, kıyafeti, boyu posu, yer mekan gerçekten bir Hollywood filmi gibiydi!

Ellerimi tuttu, yanağımdan yavaşça öptü. Sonrasında hafifçe eğilerek kapımı açtı. Oturdum, kapımı kapattı ve arabaya bindi, tekrar bana bakıp gülümseyerek arabayı çalıştırdı. Yol boyunca konuştuk susmadan…

Otantik bir restorana geldik. Her şey çok farklıydı, kendimi gerçekten Hoollywood filminin içine girmiş gibi hissediyordum. Gerçek olamayacak kadar masalsıydı. Bu kadar mükemmellik beni içten içe korkutuyor, bir yandan da “Saçmalama! Korkuları çağırma!” diye kendime telkinlerde bulunuyordum. Yemekleri seçme görevini ona verdim, gayet başarılı seçiminden dolayı ayrıca teşekkür ettim. Her konudan rahatça konuşabiliyorduk. Konuşurken bazen çocuk gibi olabiliyor bazen ciddileşebiliyor, ses tonunu çok güzel kullanıyordu.

Yok yok, emindim, bu kadar mükemmel bir buluşma olamazdı. İçimden bir ses, sürekli alarm veriyordu ki, ilk artçı deprem yemek sonrasında yasandı… Yemeklerimiz bitmiş, tatlıya geçmiştik ki ne içersin diye sordu. Eeee, ne var bunda diyeceksin, ben olsam ben de oyle derdim! Çay istedim, garsonu çağırdı, tatlıları söyledi ve bir çay lütfen… Ben, sen almıyor musun, diye sorarken gözüyle garsona gidebilirsin işareti yaptı.
— Hayır ben dinim gereği çay içmiyorum.
— Anlamadım?
Gerçekten anlamadım, daha doğrusu yanlış anladım sandım. Dinim gereği çay içmiyorum da ne demek?
— Dinime göre yasak.
— Detoks gibi bir şey mi? Ne kadar sürecek?
Gayrı ihtiyari tum soruları peş peşe sıralıyordum. Aklım almadı. Çay, yasak, dinim… Tüm bu kelimeler aynı cümle içinde, ne alaka, yani ne saçma!…
— Hayır detoks değil, herhangi bir süresi yok, hayatımda hiç içmedim.
— Nasıl yani hiç?
Benim gibi bir Türk’ün hayatında hiç çay içmemiş bir insan görmesi yeterince şaşırtıcıyken, bir de dinen yasak olması… Gerçekten afalladım tabi.
— Neden bu kadar şaşırdın?
— Çünkü çay neden yasaklansın ki, hani alkol olsa bilincini yok ediyor, bunu anlayabilirim de, çay bana çok değişik geldi. Peki neden yasak? Hangi din bu böyle? ilk defa duyuyorum, şaşırmam normal bence…

O andan itibaren dinlemeyi kesmiş olabilirim, saçmalıklara karşı beynimin savunması, virüs koruyucu gibi bir şey. Anlamaya çalışmadım, içimdeki ses “Ben sana demiştim” der gibi, onu dinlememi engelliyordu. Bir yandan da bu konuyu çok önemsememeye çalışıyordum. Bir çay yüzünden bu kadar düzgün bir insanı bir kalemde silmek istemiyordum açıkçası…

Çayımı bitirdikten sonra kalktık, beni eve bırakırken her şey gene normale dönmüştü. Evin önüne geldiğimizde arabanın kontağını kapattı, çok güzel bir geceydi, diyerek hafifçe yaklaştı, masumca bir öpücük kondurdu dudağıma. Ben de gülümseyerek, evet ben de çok eğlendim teşekkürler, diyerek arabanın kapısını açtım. Çıkarken bir de baktım o da çıkıyor, bir an şaşırdım, neden çıktı ki şimdi bu, umarım eve gelmek istemiyordur, diye bir korku dalgası geçti içimden… Oturduğum binanın önüne kadar eşlik etti, tekrar yanağımdan öperek asansöre binmemi bekleyeceğini söyledi. İçim bir hoş oldu, canııımmmm ne kadar da kibar, günahını almışım, yok yok bir çay için bu çocuk silinmez, içmezse içmesin, çok da mühim bir konu değil bence…

Eve girdim, Selin yoktu ama Jane, salonda oturmuş film seyrediyordu, beni görünce hadi anlat, diye başladı beni didiklemeye, ben de her şeyi ayrıntısıyla anlattım, tabi o Türk olmadığı için çayın üstünde çok durmadı. Mutlu mutlu odalarımıza dağıldık ki o sırada iyi geceler mesaji geldi, yaa canım gerçekten çok tatlı bu çocuk…

Ertesi günlerde de iletişim mutlu mesut devam ederken, onun is seyahatleri nedeniyle ikinci görüşmemiz bir on beş gün sonrasını buldu. Yine daha önce hiç denemediğim, Kore restoranına gittik. Yemeklerimizi ısmarladık, ne içersin diye sordu, bira dedim, bu sefer o da söyledi. Valla enteresan, çay yasak biraya bir sakınca yok! Soru sormak istiyorum ama din hassas bir konu, bir şey de diyemiyorum, o konu öylece kapandı. Çocuk, hiç tanıdığım insanlara benzemiyor, hem komik hem biraz içine kapanık gibi ama genel olarak değerlendirdiğimizde mükemmele yakın. O gece de falsosuz geçti, gene kibarca beni evin kapısına kadar geçirdi. Böyle birkaç görüşmemiz daha oldu. Neredeyse üçüncü ayın sonlarındayız her gün konuşuyoruz, sık sık görüşüyoruz, bir gün telefonda seni evime davet edebilir miyim, diye sordu. Yılbaşı için çektikleri kisa filmlerini de göstermek istediğini söyledi, daha önce bahsetmişti, uzun zamandır bunun üstünde uğraşıyordu. Çok hoşuma gitti, tabi, dedim.
— Seni altı gibi alırım.
— Anlaştık.
Doğrusunu söylemek gerekirse evini çok merak ediyordum. Soruyu sorduğunda mırın kırın yapmadan direkt evet diye atladım, umarım yanlış anlamamıştır, amaaan anlarsa anlasın!…

Evinin bir odasını stüdyoya çevirmiş. Biraz da dağınık, değişik geldi. Çok hayal ettiğim gibi değil hatta biraz hayal kırıklığı bile diyebiliriz, yani benim için temizlik olmazsa olmaz, e tabi bekar evi, o da normal ama ne bileyim, çok beğenmedim.
— Ne içersin?
— Sende çay da yoktur, diye güldüm.
O pek gülmedi.
— Biran varsa alabilirim.
İkimize iki şişe çıkarttı dolaptan. Koltuğa, yanıma oturdu, çektiği filmleri gösterdi. Valla hiç bir şey anlamadım, hiç komik değildi bence, böyle durumlarda rol de yapamıyorum… Yüzümdeki ifadeyi görünce, daha ben bir şey demeden, ben de çok beğenmedim istediğim gibi olmadı, dedi. Kapattı. Kalktı, kuruyemiş falan koydu sehpanın üstüne… Konu nereden nasıl açıldı hiç hatırlamıyorum, hayatımın şokunu geçirdiğim için başlangıç doğal olarak hafızadan silinmiş, artık ben cesaretimi toplayıp dini hakkında sorular mı sordum, yoksa o direkt anlatmaya mı başladı, orası gerçekten hala flu…

Hayır hayır, hala inanamıyorum, nasıl olabilir, bu gerçekten olağan dışı bir durum, olamaz yani… Ben dünyanın en özgür ülkesinin, en çılgın şehrindeyim ve ben bu şehirde bir flört uygulamasından birisiyle tanışıyorum, çıkıyoruz, her şeyi konuşuyoruz ve benim başıma gelene bakın! Yok yok, şaka olmalı!

Hatırladıklarım:
— Ben Mormonum.
— O ne demek?
— Benim dinim.
— Hristiyan değil misin?
— Bu biraz farkli.Evlenmeden bir beraberlik yasayamam.
— Yani?
— Yasak
— O ne demek?
Sürekli aynı soruları soruyordum, farkındayım evet ama başka çarem yoktu, her cümle birbirinden garip olduğundan anlamak istiyordum.
— Nasıl yani, sen daha önce…??
— Evet.
— Şaka yapıyorsun herhalde, sen kırk bir yaşındasın ve hiç??? Peki neden? Hiç sorgulamadın mı?
— Dinim böyle söylüyor.
— Ne demek dinim böyle söylüyor?
— İlk defa bu kadar sert tepki gösteren oldu.
— Nasıl yani herkes bunu normal mi karşılıyor? Kendi hayatın üzerinde karar verme yetkin yok mu? Hayır anlayamıyorum, sen ben, o konuşmalar, görüşmeler, neden daha önce bahsetmedin bu konudan?
— Eğer dinimin doktrinlerini uygularsan evlenebiliriz, başka dinden olmanın bir sakıncası yok…
— Ahahah! Beni geç istersen, ben şu an gerçekten çok şaşkın ve üzgünüm, hem senin adına hem kendi adıma!

By | 2018-08-06T17:59:59+00:00 Ağustos 6th, 2018|Categories: Öykü|Tags: , , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bu içerik, ‘Konuk Yazan’ tarafından yaratılmıştır. Teneffüshane'ye konuk olan dostlarımızın yazı ve paylaşımları “Konu Komşu” adıyla sitemizde yayınlanmaktadır. Siz de yazınızın Teneffüshane'de yayınlanmasını isterseniz öykü, atipik yazı, kültür-sanat-seyahat yazılarınızı ve şiirlerinizi bilgi@teneffushane.com ve editor@teneffushane.com adreslerine gönderebilirsiniz. Editör onayından geçen yazılarınız Teneffüshane'de yayınlanacaktır. Keyifli okumalar!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: