Ayrık Otu | Sema Saka

Sabahın köründe ısrarla çalan kapı zili.. Dün Madam öldü, bugün de yangın var galiba!Kapıyı açınca donuk bakışlı iki çift gözle karşı karşıya kaldı Selim. Neyseki yangın yoktu. Yan daireden yayılan ölüm sessizliğinin soğuğuna bağladı bu donuk bakışları da. Başına gelecekleri baştan bilseydi, o zil çalmaktan patlasa da hayatta açmazdı kapıyı. Ölüm sessizliğini ilk bozan donuk bakışlıların kapıcı olanıydı.

“İyi pazarlar Selim Bey, günün bu saatinde rahatsız ettim sizi de…”

Her ne kadar sabah sabah rahatsız edilmekten hoşlanmasa da sevecen tavrını elden bırakmadı Selim. Bembeyaz dişlerini göstererek tüm sahteliğiyle gülümsedi kapıcıya.

“Hiç sorun değil Murtaza Efendi.”

Samimiyetsizliği anında farkeden diğer donuk bakışlı, huzursuzlandığını belli edercesine tıslamaya benzer garip bir ses çıkardı. Selim ona aldırış etmeden devam etti konuşmasına.

“Hayırdır, önemli bir sorun yok değil mi Murtaza Efendi?”

“Selim Bey, yan dairenizdeki Madam ölmeden önce vasiyetini yazmış. Rahmetli sizi pek severdi bilirsiniz.”

“Ruhu ışıklar içinde uyusun. Madam gerçekten çok iyi biriydi.”

Selim kapıyı biraz daha aralayıp, derin bir nefes aldı. Paraya pula ihtiyacı yoktu zaten. Vasiyetin kendisiyle ilgisini çözemedi bir türlü. Madam’ı severdi sevmesine de, Murtaza efendinin kucağında tuttuğu o tüylü yaratığa oldum olası gıcıktı. Zira ne zaman göz göze gelseler, içinden geçenleri okurmuşçasına delici bakışlarla süzerdi Selim’i. Düşüncelerini okuyor olamazdı herhalde! Derken o tüylü yaratığın donuk bakışlarla kendini süzdüğünü farketti. Ansızın boynundan başlayıp yüzüne, oradan da beynine doğru ilerleyen bir alev hissetti. Yüzü bir anda kıpkırmızı oluvermişti. Sırtından aşağıya doğru soğuk bir ter boşanıyordu. Kapıcı anlamasın diye başını öne eğdi. Eliyle parlak kumral saçlarını düzelterek konuşmasına devam etti.

“Bana ileteceğin bir konu var mıydı Murtaza Efendi?”

“Şimdi Selim Beyciğim nasıl desem, dediğim gibi Madam sizi çok severdi efendim.”

“Bunu az önce söylemiştin zaten.”

“Evet, doğru ya söylemiştim. Durum şöyle ki… Şimdi efendim bu vasiyet sonuçta… yani aslında nasıl desem ki bende bilmiyorum.. şeyy eee…”

“Murtaza Efendi gevelemeyi bırak da doğrudan söyle, sorun nedir? Ne vasiyeti?”

“Selim Bey rica etsem şuncağızı biraz tutabilir misiniz?”

Donuk bakışlı tüylü yaratığı kucağına alıp onunla göz göze gelmemek için başını aksi yöne çevirdi. İnşallah çok sürmez bu azap diye düşünürken, bir yandan da samimiyetsiz gülüşler saçmaya devam ediyordu.

“Efendiimm, hayırlı uğurlu olsun. Madamın vasiyetini yerine getirdiğime göre bende yavaştan gideyim. Kedinin adını söylediydi ama dilim dönmedi. Adını Bestami koydum bende. Rahmetli dedemin adıdır. Neyse hayırlı pazarlar size.”

Selim kucağında Bestami’yle olduğu yere çakılıp kaldı. Bestami ise gözlerini faltaşı gibi açıp kulaklarını havaya dikti. İkisi birden şaşkın şaşkın, Murtaza efendinin ardına bakmadan hızlı adımlarla gidişini izlediler.

Bundan otuz iki sene önce bir akşamüstü aynen böyle sepetlenmişti Selim de dedesinin evine. Aslında fena da olmamıştı hani. Hiç olmazsa sevgi denen duygunun tadına varmıştı orada. Canım tonton dedem. Kağıda sarıp cebine sakladığı renk renk kuş pastalarıyla gelirdi eve. Çocuk olmayı on üç yaşında keşfettim desem yeridir. Ah o çocuk sevinci.. Onun hatrı olmasa o eve geri döner miydim hiç? Şimdi de Madam’ın hatrına bu musibeti eve aldık, hadi hayırlısı.

Bestami pis pis suratına bakıp, kucağından yere atladı. Mağrur adımlarla evin içine geçip en geniş koltuğun üstüne kuruldu. Selim kedinin arkasından bakakaldı. Yok bu kedi, kesin dilimizi anlıyor olmalı. Şundaki alım çalıma bak hele. Sanki evin sahibi gibi gitti kuruldu hemen baş köşeye paşam. Ah Madam, sırf senin hatrın için!..

Selim kapıyı kapatıp masanın üzerinden sigara paketini aldı. Yeni demlediği kahvenin kokusu bütün eve yayılmış, mis gibi kokuyordu. Bugünkü şoku atlatabilmesi için acilen kahveyle bir sigara tüttürmeliydi. Amerikan mutfağa geçip kahvesini doldururken, Bestami’yle dik dik kesiştiler. Fincanı eline alıp dışarıdaki buz gibi havaya aldırmadan, incecik tişörtüyle balkona çıktı. Sigarasını yakıp derin bir nefesle dumanını içine çekti. Onuncu kattaki dairesinden baktığında adalar görünüyordu. Gelip geçen yük gemileri, yolcu vapurları.. Yıllar oldu o vapurlara binmeyeli, adaya gitmeyeli. Yemin etmişti. Dedesi ölürse, bir kez daha geri dönmeyecekti o eve. En çok mavi renkli kuş pastasını severdi. Bir de o tatlı sohbetlerini. Gölgesi gibiydi Rüstem reisin. Her yere birlikte giderlerdi. Ruhu nurlar içinde uyusun. Rüstem reis, oğlun da sana çekseydi ya biraz. Çok değil, it herif yerine aslan oğlum diyecek kadar benzese yeterdi hani. Bir daha geri dönmedi adaya. Her sabah uyanınca, kahvesini demledikten sonra balkona çıkıp adaya bakar, sonsuzlukta uyuyan dedesine günaydın diyerek başlardı güne. Ürperdi içi. Üşüdüğünü hissetti birden. Hızlıca bir iki nefes daha çekip söndürdü sigarasını.

“Günaydın Rüstem reis. Gidip içerideki o uğursuzla ilgilenmeliyim biraz.”

Balkon kapısına doğru yöneldiğinde, Bestami’nin bet suratıyla karşı karşıya geldi. Kendini dikizlediğini görünce ürpertisi resmen ikiye katlandı. Bu kedi, gece olunca beni yemez inşallah. Baksana gözü göz değil bunun. Yarım yamalak bildiği duaları tek tek okumaya başladı içinden.

****

Karanlıkta ışıldayan kemer tokası. Her bir darbe, sırtından çok kalbine iniyor. Bütün derslerden kalmışım! Beden eğitimi ve resim hariç. Okumayı hala sökemedin. Aptal mısın sen? Kime çektin? Sana!.. Sana çektim! İnşaat işçisi babanın profesör oğlu olacak değil ya! Canım acıyor! Yeter!.. Vurma artık! Yazıklar olsun sana, it herif. Yedir, içir, büyüt. Utanmadan karşı geliyor bir de. Soyun sopun kurusun. Defol gözüm görmesin seni. Defoldum zaten! Yıllar oldu! Yıllar!.. Göremiyordum anlıyor musun? Göremediğim yazıyı nasıl okuyabilirdim? Bir kez sordun mu nedenini? Hep sustum, korkumdan tek kelime diyemedim sana. Dedem elimden tutup göz doktoruna götürmeseydi beni, mimar olabilir miydim söylesene? Şimdi övünürsün tabi ünümle, şöhretimle.. Baba mısın sen be! Yeter, canım acımıyor zaten artık! Sus yeter ki! Susss!..

Selim ter içinde uyanınca farketti yüzünün tam ortasındaki siyah patiyi. Bestami de diğer yastığa başını koymuş mışıl mışıl uyuyordu yanında. Hangi ara ahbap olmuşlardı, anlayamadı. Sessizce çıktı yataktan kedinin uykusu bölünmesin diye. Ne mümkün! Anında açtı gözlerini Bestami de. Gülmesini tutamadı içinde.

“Hadi gel, demek barış imzaladık seninle. Dün çok içmişim. Yeminlen hiçbir şey hatırlamıyorum. Bak gerçeği söyle bana! Gazozuma ilaç atmadın değil mi Bestamiciğim? Gerçi senin gibi bir kediden de bu beklenir doğrusu!”

Bestami gözlerini kısıp kulaklarını dikti havaya.

“Tamam tamam kızma, hiç de şakaya gelmiyorsun yahu. Latife yaptık aslanım.”

Selim lavaboda yüzünü yıkarken, Bestami de klozetin üstüne çıkıp merakla onu izledi. Acaba Madam hiç yüzünü yıkamaz mıydı da şaşırdı bu kedi? Sonra biri önde, diğeri arkada mutfağa geçtiler. Yerdeki küçük kabın içine biraz mama ekledi. Kendine de sütle mısır gevreği hazırladı. Formuna dikkat ediyordu. Çekici kaslar ihmale gelmezdi. Kalkıp mutfak camını araladı evin havası değişsin diye. Büyük şehirde oksijen ne gezer. İçeri bolca karbonmonoksit doldu.

Vay be, kokunun yeri ne büyük hafızalarda. Sahi kömür kaldı mı hala? Kış sabahlarının soğuğunda, genzi yakan kömür kokusu gibiydi eski günler.. Ne kadar istemesem de içime işledi işte. O kapkara önlükler içinde gezinirken, çocuk oldum mu pek hatırlamıyorum. Yokluk vardı hatırladığım. Ama neyin yokluğu diye sorarsan, çoğu şey yoktu be Bestami.

Selim haline şaşırdı birden. Kedinin betliğini bir yana bıraktı, bir de efsunlu muydu yoksa? Baksana içini okumayı geçmiş, resmen dilini çözmüştü. Kimseye bahsetmediği geçmişini bülbül gibi söylüyordu bildiğin. Dök gitsin içini. Altı üstü bir kedi. Tutup birlikte dertlenecek değil ya seninle!

Sanki kedi konuştuklarını anlarmışçasına yemeyi bırakıp geldi oturdu yanındaki sandalyeye gözlerini Selim’den ayırmadan. Selim’in gözleri buğulanır gibi oldu. Madam’ ın bir bildiği vardı demek. Öylesine edilen bir vasiyet değildi bu anlaşılan. Bir iki kaşık daha mısır gevreğinden yeyip kahve doldurdu fincana. Koca bir yudum alıp anlatmaya devam etti.

En başta para yoktu be koçum. Rengi soluk kara bir önlük üstümde. Altımda annemin diktiği pantolonla koca bir sene idare ederdim. Vay be!. Ayağımdaysa dikişleri patlamış, altı delik, çamurlu makosenler. Gerçi ben her halimle yakışıklıydım.. Her sabah erkenden uyanıp saatlerce yol yürürdüm. Okula vardığımda ıslanmaktan buruş buruş olurdu ayaklarım. Bakma şimdi bu lükse, bu konfora. Boş günlerde erkenden kalkıp pazara ot, çöp satmaya bile giderdik annemle. Sınıfın en yoksul çocuğuyum diye beni bitli sanırlardı. Varolmayan bitlerimden köşe bucak kaçardı herkes. Kuş beyinliler ordusu!

Sinirle karışık buruk bir gülümseme belirdi Selim’in dudaklarında. Hıhh! Bestami bu kez oturduğu sandalyeden doğrulup yumuşak ve sakin bir iki adım attı. Selim’in kucağına kurulup sanki içinde elektrik süpürgesi çalışıyormuş gibi bir ses çıkarmaya başladı. Sonradan öğrendi ki meğerse huzurun sesiymiş bu.

Öğretmenlerim zengin çocukların gözlerinin içine gülümseyerek anlatırdı dersi. Sanki sınıfta görülmez bir hayalet gibiydim Bestami kardeş. Senin kadar olamadılar anlayacağın. Kimse beni sallamazdı. Kaldırdığım parmak hep havadaydı ama hiç söz hakkım olmadı be koçum. Bu kuş beyinlilerin, yoksulluğun bulaşıcı bir hastalık olmadığını kabullenmeleri çok uzun zaman aldı yani. Bunları neden mi anlatıyorum? İlginç ama galiba seni sevmeye başladım be moruk! Gel bakalım, dedeye bir selam verelim sonra devam ederiz sohbete.

Birlikte balkona çıktılar. Yan yana duran koltuklara oturup boydan boya cam olan korkuluklardan adayı seyre daldılar. Yılın bu zamanlarında kar yerine bahardan kalma güneşle keyiflendiler biraz. Bestami sıcağı görünce hemen mayıştı, iyice yayıldı koltuğa.

Rüstem Reisi tanısan kesin çok severdin. O benim kahramanımdı. Bu dünyada bir tek onu sevebildim doğrusu. Sevgisini benden hiç esirgemedi, ondandır belki. Ama babama hep sormak isterdim. Ve de anneme.. Neden beni sevmediklerini merak ettim yıllarca biliyor musun!. Okuldan eve gelmek için saatlerce yol yürürdüm. Eve gelince tek isteğim yanan sobanın yanına kıvrılmaktı. Etraf mis gibi pişen yemekle koksun, bende mayışıp kalayım oracıkta. Ama ne mümkün! Bizim valide sağolsun, külkedisinin üvey annesini mumla aratacak cinstendir. Öyle cazgır yani. Ben de mecburen evin bahçesine sessizce girerdim. Bizim fitne kumkuması görmeden çamurlu ayakkabılarımı kapıdaki musluğun altında yıkardım. Buz gibi sudan ellerim donardı resmen. Maksat azar işitmemek. Sanki her yanım keyiften çamura bulanırdı. Anlayacağın tam bir ayrık otuydum dostum.Yıllarca herkes köklerimi temizleyip yok etmek için var gücüyle uğraştılar. Bir tek Rüstem reis işte.. O gittikten sonra bıraktım sevmeyi, inadına yeşerttim bu defa köklerimi. Bütün sahte güzelliklere inat. Aman şu çelik gibi adamın, bir günde duvarlarını yıktın ya helal olsun sana efsunlu Bestami. Hadi buradan Madam’a da selam gönderelim. Ne dersin?

Bestami yayıldığı koltukta gerinerek doğruldu. Selim’in koltuğa dayalı elinin üstüne siyah patisini koydu önce. Sonra ikisi birden aynı anda göğe baktılar. Güneş onlara gülümsüyordu.

By | 2018-01-14T21:22:11+00:00 Ocak 14th, 2018|Categories: Öykü|Tags: , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bu içerik, ‘Konuk Yazan’ tarafından yaratılmıştır. Teneffüshane'ye konuk olan dostlarımızın yazı ve paylaşımları “Konu Komşu” adıyla sitemizde yayınlanmaktadır. Siz de yazınızın Teneffüshane'de yayınlanmasını isterseniz öykü, atipik yazı, kültür-sanat-seyahat yazılarınızı ve şiirlerinizi bilgi@teneffushane.com ve editor@teneffushane.com adreslerine gönderebilirsiniz. Editör onayından geçen yazılarınız Teneffüshane'de yayınlanacaktır. Keyifli okumalar!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: