Soğuk kış sabahlarına denk gelirdi eve dönüşlerin. Gün ağarmadan yün yorganıma sarılıp camdan dışarı bakar, ayak seslerini duymaya çalışırdım kalp atışı dinler gibi. Camdaki buğuyu minik ellerimle silip sokak lambasının altındaki boşluğu saatlerce gözlerdim. Bazen pencerenin tülünü aralayan eller altı tane olurdu, sinirlenirdim. Sözcüklerim çocuktu o zamanlar. Dişleri yeni çıkmıştı harflerimin. Emeklemeyi bırakan cümlelerim dudaklarımdan düşe kalka çıkar, nefesimin buğusuna karışırdı. Küçük bedenim beklemekten yorulunca yatağıma boylu boyunca uzanır, uydurma sözcüklerden şarkılar söylemeye başlardım uyumamak için… Sen hep o anda geçerdin lambanın altından, ben hiç duymazdım ayak seslerini… Annemin yüreklere indiren sevinç nidasıyla anlardım geldiğini. Duygularını ifade edişi bir başka türlüydü ev halkının. Her gelişinde hüngür hüngür ağlardı annem, her gittiğinde gizli saklı ağladığı gibi… Babam hep aynı naiflikte gülümserdi seni görünce lakin sen giderken arkandan öyle bir hüzünle bakardı ki güneş bile doğmak istemezdi, yağmur yağardı günlerce… Gittiğin şehirlerden kocaman arabalar, rengarenk şekerler alıp getirirdin. Oysa ben bebekleri severdim. Ve özlemek bir kutu şeker gibi çabucak biter sanırdım…

Zamanla sıcak yaz günlerine taşındı kucaklaşmalarımız. Kahkahalarımız balkonlardan zıplayıp plastik top gibi komşunun bahçesine düştü her seferinde. Sinirlenip motorlu testereyle kesmek istediler gülüşlerimizi, beceremediler. Onun yerine ağacımızı kestiler, yaz sıcağında birbirimizin gölgesine sığınarak serinledik. Dağ bayır gezdik, çocukluğumuzun ayak izlerini aradık toprak zeminde. Komşu kızlarına yazdığın aşk mektupları yol boyunca halı gibi serildi önümüze, elime tutuşturduğun zarfları her defasında yanlış kıza verdiğimi hatırlayıp kahkahalara boğulduk. Eski bir su değirmenini ziyaret edip sırlı camlarından yıllar öncesinde kalan çocuksu yüzlerimizi görmeye çalıştık. Patikalarda yürürken derin bir nefes çektik içimize, geçmişin naftalinli kokusu ciğerlerimizi iyice yaktı. Sözcüklerim gençti o zamanlar… Harflerimin saçı başı dağınıktı. Cümlelerim yüzüne dökülen mor perçemden önünü zor görüyor, ikide bir çözülüp duran ayakkabı bağcıklarına takılıp tökezliyordu. Günler çiçek tozları gibi uçuşup dururken, uzak şehirlerden valizlerine doldurup getirdiğin tüm özlemleri tükettik. Bir sabah uyandığımızda içi bomboştu o valizlerin… Yere her düşüşünde zemini sallayan damla seslerini duyduğumuzda önce yağmur bastırdı sandık. Oysa annemin gözyaşlarıydı onlar, salonun orta yerine hiç durmaksızın tavandan şıpır şıpır damlıyorlardı. O an fark ettik gitme günümüzün geldiğini. Babam koca bir mavi leğen koydu yemek masasının yerine… Bir sonraki yaza kadar boş duracaktı ne de olsa masalar, sandalyeler, yemek tabakları… Bir araba gelip sokak kapısında durdu. Annem arkamızdan bütün leğeni boşalttı çabuk dönelim diye. O günden sonra senin gibi uzak şehirlerden valiz dolusu özlemler taşımaya başladım memleketimize. Biliyordum özlemek bir ömür değildi. En fazla yaşlanana kadardı belki…

Sonunda sözcüklerim bile yaşlandı seni özlerken… Tıpkı annem gibi, babam gibi… Saçları ağardı, göz kenarları kırıştı, dişleri döküldü harflerimin… Keşke hiç bırakmadan ellerinden tutabilseydim yılları ya da o çok uzak yolları ip yumağına dolayıp yakınlaştırabilseydim kendime… Belki o zaman beli böyle bükülmez, dizleri ağrımaz, duyguları gittikçe daha kırılgan bir hal almazdı cümlelerimin… Söylesene kaç saat daha özleyeceğiz böyle? Kaç gün? Kaç ay? Kaç yıl? Özlemek, ne uçsuz bucaksız kelime!!!