Akşam olmuştu. Gösterinin başlamasına az bir zaman kalmıştı. Salon tıka basa izleyiciyle doluydu. Uzun zamandan beri beklenen bu gösteriyi ortalama iki bin kişi izleyecekti. Şehrin ileri gelenlerinin de içinde olduğu bu büyük kalabalığın fısıldaşması bile büyük bir uğultuya sebep oluyordu.
En ön sıralardan yaşlıca bir adam yanındaki kızın kulağına eğildi;
“Acaba bir gecikme mi var?”
Kız gülümsedi, “O, her zaman vaktinde başlar”. Yaşlı adam nazikçe teşekkür edip koltuğuna iyice kuruldu ve gösteriyi beklemeye başladı. Arka sıralardan üç arkadaş kendi aralarında konuşuyordu. Uzun boylu ve biraz kaba olanı “Kadın dediğin böyle olur!” diyordu. Sıska ve kekeme olanı yüzünden okunan çirkin bir arzuyla “Onunla bir gece geçirmek için neleri vermezdim!” diye sohbeti devam ettiriyordu. Yanlarında duran üçüncü ve daha yakışıklıca olan ikisinin arasındaki, bu sohbete biraz acıyarak biraz da eğlenerek gülümsüyordu. Salona büyük bir heyecan hâkimdi.

Oysa kuliste sahneye çıkmak için hazırlanan kimse yoktu…

Şehrin biraz dışında duran küçük meşe ormanının bitimindeki gölün kenarındaki, tahta iskelenin en ucunda oturan güzel kadının ayakları suya değiyordu. Ay ışığının iskelenin burnu ile kesiştiği yerde… Çıkartıp hemen yanına koyduğu bale ayakkabıları, ay ışığında açık pembe bir parıltı saçıyorlardı. Elleri ile iskelenin hemen ucunu sık sıkıya tutmuş, suya doğru eğilmişti. Sudan yansıyan ay ışığı gözlerinde tatlı bir parıltı yaratıyordu ve açık saçları rüzgârda küçük tutamlar halinde savruluyordu. Etraf sessizdi. Rüzgârın ağaç yapraklarını hışırdatması, cır cır böcekleri ve kurbağa sesleri dışında neredeyse hiç ses yoktu.
“Hadi” dedi güzel kadın minik dudaklarını belli belirsiz oynatıp… “Az kaldı” dedi yanındaki iskele babasının üzerinde duran bilge baykuş.
Neyi beklediklerini sadece ikisi biliyordu. Ay, ışığını biraz daha artırdı derken. Suyun üzerindeki ışıktan yol iyice belirdi. Bunu fark eden güzel kadın ayaklarını sudan çekip, hemen ayakkabılarını giydi. “Acele etme güzel kadın” dedi bilge baykuş gülümseyerek “Ay bu gece senin için burada…”. Güzel kadın derin bir nefes aldı baykuşa gülümseyerek ve üzerindeki beyaz, pırıl pırıl parlayan elbisesiyle ayın, suyun yüzeyinde bıraktığı ışıktan yola, ilk adımını parmak ucuyla bastı. Sonra bir diğerini… Başını aya doğru çevirerek, ellerini, zarif parmaklarını açarak göğe doğru kaldırdı. Suyun üzerindeki ışıktan yolda dans ederek gölün ortalarına doğru ilerledi.

Bu sırada salondaki gösteri gecikmiş ve büyük kalabalık homurdanmaya başlamıştı. Demin güzel kadının geç kalmayacağından emin olan kız da endişeli gözlerle sahneye bakıyordu. Acaba ne olmuştu? Bir süre sonra homurdanmalar yüksek sese ve neredeyse hakarete varan sözlere dönüştü. Bu durum, bale binasının genel sanat yönetmeni sahneye çıkıp onları sakinleştirene dek sürdü. Ve uzun boylu, yakışıklı bir adam olan yönetmen konuşmaya başladı.
“Son ana kadar geleceğini umduğumuz güzel baş balerinimiz ne yazık ki ansızın kaybolmuştur.”
İçeriyi ölüm sessizliği kapladı bir an. Nereye gitmiş olabilirdi ki? Bu kentte her hafta gösterisini tekrar tekrar izlemeye gelen yüzlerce insan vardı. Ne zaman bir yere çıksa etrafını hayranları sarardı. Bu durum onu rahatsız edecek düzeye gelmezdi asla. Çünkü güzel kadının yüzünde, kocaman gözleri, minik burnu ve minik ağzıyla bir arada kendini belli eden ilahi bir dinginlik ve güzellik vardı. Çok az konuşurdu. Yaydığı güzel enerji için “Ölüyü bile diriltir” diyenler bile olmuştu. Ve şimdi o kayıptı. Akşamüzeri evden çıkmış ve gösterinin yapılacağı yere gitmemişti.

Gösteri için gelen kalabalık bir yas evinden ayrılırcasına binadan çıkıp evlerine dağılmaya başladı. Güzel kadına ne olmuştu acaba? Ona, bu kentte kimse zarar vermezdi. Kalabalıktan kimileri, ona bir zarar gelmesi halinde neler yapabileceğini anlatırken, kimisi de endişeli gözlerle etrafa bakarak evinin yolunu tutmuştu bile. Bir süre sonra tüm bina boşaldı. Herkes sıcak yuvasına döndü. Gösteri binasının genel sanat yönetmeni de… Herkesin aklının bir köşesinde güzel kadın vardı ama yaşantıları da devam ediyordu. Üç arkadaş eve girecekken karar değiştirip bir geneleve gittiler. Yaşlı adam evine dönüp uyumak üzere olan torunlarıyla meşgul oldu. Endişeli kızımız da sevgilisiyle flört etmek üzere bir parka gitti. Hava serinlemişti. Sonbahar kendini hissettirmeye başlıyordu.

Güzel kadın artık gölün orta yerindeydi. Bir an durdu ve ayı güzel ellerini iki yana açıp yere kadar eğilerek selamladı. Gölün ortasındaki ay ışığı birden güzel kadının durduğu yerde toplandı ve kocaman bir daire oluşturdu. Bilge baykuş yaşlı iskelenin üzerinden uçarak bu beyaz ışıktan zemine kondu. Güzel kadınla göz göze geldiler.

“Neyi değiştirebilir ki bir kişi? Sadece seviliyor olmak neyi değiştirebilir ki?” dedi güzel kadın bilge baykuşa. “Vazgeçmemelisin belki güzel kadın. Erken olabilir.” dedi bilge baykuş. Güzel kadın hemen girdi söze “Vazgeçişleri severim ben… Ama en güzel yerinde vazgeçmeli, kağıt kesiği gibi ince ince sızlatmalı hayatı…”. Haklıydı belki de güzel kadın. Ancak ona kimse doğrudan bir kötülük etmemişti ki. “Neden?” diye sordu bilge baykuş. “Beni sevmek ve bu sevgiden konuşmak insanların kendilerini var etme biçimlerine dönüşmemeli. Bu gerçekten sevmek değil… Ama artık aramıyorum sayfalarına hayatımı yazdığım pembe defteri… Sayfa sayfa yaşadığım hayalleri aramıyorum… Son satırında hoşça kal denilen, iyi bir dileği bile olmayan ikiyüzlü sayfaları aramıyorum artık.” diye yanıtladı güzel kadın. “Böyle konuşmamalısın” dedi bilge baykuş. Tam konuşmasına devam edecekti ki güzel kadının yüzündeki kararlılığı gördü, sustu. “Hadi” dedi güzel kadın. “Peki” dedi bilge baykuş. Gagasıyla kanadından iki tüy kopararak ışıktan zemine bıraktı ve kanat çırparak güzel kadının boyundan biraz yüksek bir mesafeye yükseldi. Güzel kadın en sıcak gülümsemesiyle “Teşekkür ederim” dedi ve daha önce saçından kesip pembe bir kurdeleyle bağladığı bir tutam saçı, gagasıyla alması için baykuşa uzattı. Baykuş saç tutamını alarak iskeleye geri döndü ve ışıktan zeminin üzerinde duran güzel kadını izlemeye başladı. Güzel kadın ayı yeniden selamlayarak dans etmeye başladı. Baykuşun tüyleri ışıktan zeminin üzerinde yükselerek güzel kadının çevresinde dönmeye başladı ve ışık, hızla, bir koza gibi güzel kadını içine aldı. O kadar güçlü parlıyordu ki gecenin karanlığında, neredeyse bütün orman aydınlanmıştı. Ancak bunu kendileriyle meşgul olan şehir ahalisi fark etmedi bile. Bir süre sonra ışık iyice azaldı. Ta ki ışıktan geriye bembeyaz elbisesi ve pırıl pırıl parlayan pabuçlarıyla bir orman perisi kalana kadar… Bilge baykuş hareketsizce olan biteni izledi. Orman perisi uçarak baykuşun yanına geldi ve baykuşun kulağına sihirli birkaç kelime fısıldadı ve ormanın karanlığında kayboldu. Bilge baykuş yakışıklı bir erkeğe dönüştü. Güzel kadının saç tutamı adamın elindeydi. Gün henüz ağarmıştı. Göl sanki o gece hiçbir şey olmamış gibi gün ışığı ile parıldamaya başlamıştı. Gölün kenarında çırılçıplak bir erkek, elinde bir tutam saç ile oturuyordu.

Genç ve yakışıklı adamı şehrin polisleri yakaladı. Ve mahkemede elindeki saç tutamının güzel kadına ait olduğu kanaatine varıldı. Genç ve yakışıklı adam idam edildi ve ölünceye dek hiç konuşmadı.

Derler ki genç ve yakışıklı adam gömüleceği zaman bir peri ortaya çıkıp herkesi korkutmuş. Oradan kaçamayıp saklanan bir çocuk, perinin genç ve yakışıklı adamı dirilterek onu da bir periye dönüştürdüğünü görmüş. İkisi birlikte meşe ormanının derinliklerinde kaybolmuşlar. Yine derler ki, ne zaman ay ışığı gökyüzünü ve gölün yüzeyini iyice aydınlatsa iki peri sabaha dek ayın, gölün yüzeyinde bıraktığı ışıktan yol üzerinde dans ederlermiş.