Postacı | Başak Arslan

“Yeter abla! Benden bu kadar. Artık kendine yeni bir postacı bul.”
Her seferinde söylene söylene getirirdi mektuplarımı Ceyhun. Bu son diye de alıp götürürdü. Kimi gün gazoz, kimi gün horoz şekeri, kimi gün de leblebi tozuna tav olurdu.

On dokuz yaşımdaydım. Ortaokul bittiğinden beri iki sokak ötemizde oturan Bülent’le mektuplaşırdık. Getir götür işlerini de benden sekiz yaş küçük kardeşim Ceyhun yapardı. Ceyhun’la kimi zaman çok iyi anlaşır kimi zaman da kedi köpek gibi zıtlaşırdık. Sadece mektup taşımak değildi görevi. Haftalık çıkan fotoromanları da alıp eve taşırdı. Babam tarafından yasaklanmış en birinci şeylerdendi bu resimli aşk kitapları. Yasa dışı yollarla eve sokar, geceleri ders kitabının arasından gizli gizli okurdum. Okumak ayıpmış gibi.

Evden başka türlü dışarı çıkamadığım için Bülent’le her buluşmamızda Ceyhun’u gezdirme bahanesini öne atardım anne ve babama. Zavallı Ceyhun istemeye istemeye gelir, sıkıla sıkıla otururdu yanımızda. Kimi gün limonata, kimi gün mısır, kimi gün kaynana şekerine tav olurdu.

Sevimli, düşünceli, hayat dolu bir çocuktu Ceyhun. Derin derin insanın içine işlercesine bakardı. İlk doğduğu gün annem kucağıma verdiğinde beni çok sevmesi için zorla ayağının altını öptürmüşlerdi. O gün onu bu kadar seveceğimi tahmin edemezdim.

“En sevdiğim Nagiş abam,” derdi, kimi daha çok seviyorsun diye sorduklarında. Daha üç yaşındaydı. Öyle mutlu olurdum ki her seferinde. Tüm kötülüklerden korumak kollamak isterdim onu. Canımdı, gözümün bebeğiydi o.

Bülent’le ortaokuldan arkadaştık. Babam kız kısmı okumaz diye beni liseye göndermemiş, ortaokuldan sonra okuldan almıştı. Bülent liseyi bitirmişti. Askere gidip dönecek, beni babamdan isteyecekti.
“Nasılsa babalarımız da arkadaş benden iyisini mi bulacaksın,” deyip gülüyordu. Evet, ondan iyisini bulamazdım. Film artistleri gibiydi Bülent. Uzun boylu, yapılıydı. Bal rengiydi gözleri. Gülünce yanağının iki tarafında küçük çukurcuklar oluşurdu. Okuldaki tüm kızlar ona hayrandı. En çok da ben…

Üç yılın sonunda Ceyhun mektuplarımı getirmez oldu. Günlerce sordum:
“Mektuplarım nerede? Ne yaptın?” diye. Benim yazdığım mektupları mı götürmemişti? Yoksa Bülent’in yazdıklarını mı getirmiyordu?

“Bülent şehre inmiş,” diyordu her sorduğumda. İçim içimi yiyordu. Bülent bana haber vermeden ölse adım atmazdı. Yalvardım, yakardım da ağzından laf alamadım. Neden, nasıl, ne zaman? Tüm sorularımı cevapsız bırakıyordu.

Mahalleyi turluyordum. Ağızlarını arıyordum gördüklerimin. Ama bir şey öğrenemiyordum. Gizli gizli ağlıyordum. Tüm sinirimi, hıncımı Ceyhun’dan çıkarıyordum. Sanki gönderilmemiş mektupların tek suçlusu oymuş gibi.

Ceyhun yaklaşık iki hafta sonra elinde bir mektupla çıkageldi.
“Gözün aydın. Bülent’ten mektup var,” dedi ağzını burnunu şekilden şekle sokarak.
Dünyalar benim oldu. Açtım okudum hemen. Haber vermeden gittiği için özür diliyor yakında döneceğini müjdeliyordu Bülent. Özlem ve hasretle biten mektuplar bir süre daha devam etti gitti. Bülent’in kasabaya dönmesi uzadıkça uzuyordu. Onca kalem tuttum onu düşünüp, onca mektuplar yazdım. Dönüşünü hayal ettim. Düğünümüzü, gelinliğimi…

Kasabada dedikodu hiç bitmezdi. Sadece kadınların değil erkeklerin de en büyük eğlencesiydi dedikodu. Kadınlar yazın sokakta ya da birilerinin avlusunda, kışın ise evlerde dedikodu çarklarını döndürür dururlardı. Kimin kocası eve geç gelmiş, kimin kızı kime kaçmış, kimin evladı hayırsızmış, kimin kocası içmiş, kimin kocası dövmüş peş peşe sayılır, bire bin katarak anlatılır, olaylar abartıldıkça abartılırdı.

Bir gün annem ve komşular bizim avluda oturuyorlardı. Çay yapmıştım götürüyordum ki konuşmaları duydum. “Bülent’le nişanlanmış,” diyorlardı. “Bülent askere gitmeden,” diyorlardı. “Bülent’le Seda,” diyorlardı. “Seda,” diyorlardı. Hani benim en yakın arkadaşım olan, hani Bülent’in çırpı bacaklı dediği Seda. Bayılmışım.

Uyandığımda salondaki kanepede yatıyordum. Her tarafım nane kokuyordu. Elim, kolum bembeyazdı. Annem diş macunu sürmüştü yanan yerlerime.
“Ne oldu sana kara kuzum,” diye yanıma geldi annem. “En çok neren acıyor?”
Kalbim diyemedim. Gözlerimden yaşlar akıyordu.
“Geçecek geçecek,” dedi annem. Görünen yaralarımı söylüyordu. Ya görünmeyenler…
Ertesi gün odamda yatarken Ceyhun elinde mektup yine çıkageldi.
Elindekini göstererek:
“Bu sefer sinema bileti isterim,” dedi.
Duymamış gibi yaptım, kıpırtısız yatmaya devam ettim. Elindeki mektubu sallayarak yatağımın yanına geldi. Zarfı başımın etrafında evirdi çevirdi.
Yataktan kalktım elindeki zarfı aldım yırttım, yırttım, yırttım… Kalbim gibi paramparça un ufak ettim tüm kâğıtları.
“Mektupları sen mi yazdın?” dedim. “Yapmadın değil mi? Lütfen bana yapmadığını söyle.”
“Biliyor musun?” dedi. “Seni öyle mutsuz görmeye dayanamıyordum.”
Başımı önüme eğdim.
“Şimdi daha mı iyi oldu? Daha çok üzüldüm,” dedim. Öfkeden yanaklarım kızarmış, yanaklarımdan yaşlar dökülüyordu.
Yatağına gitti. Yatağın altından kırış kırış bir kâğıt çıkarıp bana uzattı.
“Veremedim sana,” dedi. “Okudum, üzülürsün diye veremedim. Affet.”
Bülent’in bana yazmış olduğu ayrılık mektubuydu bu.
Odanın kapısından çıkarken:
“Kulağı da kepçeydi zaten,” dedi. “İyi oldu ayrıldığınız.”

By | 2018-07-24T10:05:05+00:00 Temmuz 24th, 2018|Categories: Öykü|Tags: , , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bu içerik, ‘Konuk Yazan’ tarafından yaratılmıştır. Teneffüshane'ye konuk olan dostlarımızın yazı ve paylaşımları “Konu Komşu” adıyla sitemizde yayınlanmaktadır. Siz de yazınızın Teneffüshane'de yayınlanmasını isterseniz öykü, atipik yazı, kültür-sanat-seyahat yazılarınızı ve şiirlerinizi bilgi@teneffushane.com ve editor@teneffushane.com adreslerine gönderebilirsiniz. Editör onayından geçen yazılarınız Teneffüshane'de yayınlanacaktır. Keyifli okumalar!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: