Raylarda Ansızın Değişir Manzara | Deniz Pekgenç

Aylardan Eylül, günlerden Pazartesi, saat güneşin doğumuna bir kala, Sultan vagonda. Üç tespih, iki geviş, iki balgam ve bir horlama, vagondaki orkestra. İçerideki sesler dışarısıyla tezat, az sarı az yeşiliyle dökülen yapraklar ne de güzel eşlik ediyor hafifçe esen ılık rüzgara oysa. Kahverengiden hallice sert oturak, anılar gibi batıyor sırtına. Şiir gibi akıyor camdan ağaçlar dizi dizi, elini uzatıverse, bambaşka bir dünyaya çekecekler sanki. Adını koyamadığı renkte gökyüzü, hani o, güneşin, geldim geliyorum dediği. Belli, sıcak bir gün olacak, Ağustos’ta yağmıştı kaç gün ya yağmur, alacaklıydı Eylül o günlerden, Ağustos güneşini istiyordu bugün. Anam, can anam, canım anam, gün görmemişti kırk yıllık hayatında, mezarına kısmetmiş. Sultan yirmi dördünden gün almıştı dün, anası aynı yaştayken kendi sekiz, anası on altısında kendi doğmuş, sabi sübyan, kader kardeşi, oyun arkadaşı, dert ortağı, kim ana kim çocuk, ikisi de emekçi, mum şeytan işi, doğum günü günah. Horultu kesildi, tespihler durakladı, önündeki kaykılıp oturdu, sarı bantlı çuvallara, çıkılara, çantalara uzandı kollar, beş dakikaya köydeydiler, Sultan’ınsa kalkası yoktu hiç, az daha gitseydi tren ne olurdu, bir on dakikacık daha mesela. Mumları üfleyemeden gelmişti haber, bir gün, sadece bir gün daha bekleseydi, kaybolabilseydi gece gözlerinde, anam diyebilseydi, üzerine sindirseydi kokusunu, dokuz yıllık hasretini bırakabilseydi mavi entarisine. Olmadı, geç kalmış huzuru dün geldi buldu anasını. Kalkmak gerekti, kalktı, inmek gerekti, indi. Tembel adımlarla cenazeye yetişti.

Dibinde yatanın çıbanlı yüzüne yaraşır, eğreti otları sarmış komşu mezarı, gelenektir, kadın kocasının yanına gömülür. Tasası yok Sultanın, dokuz yılda böcek istilasında kaybetmiştir kolunu bacağını, şimdi istese de tek bir sille bile indiremez anacığına toprağın altında. Saydı etraftakileri, on kişiydi topu topu, onu da kambur, tekdüze, hiç mi üzülmez biri bile, göremeyecek bir daha bu melek kadını diye? Sessizliği yırtıp kulağına gelen fısıltılar. Layığını buldu onun bunun kapatması, töre katili, musibet! Gözyaşları dondu, zaman durdu, duası asılı kaldı boşlukta. Kalkan olmalı Sultan, işitmemeli anası. Kurtulduk diyor üstüne toprak atan. Gözlerini kapa Sultan, görmezsen duymasın da. Kurtaracağım derken evladını, derdine dertler mi ekledin ah anam, ne geldi başına da böyle derler sana? Birden yüzüne savaş boyaları sürdü Sultan. Başındaki siyah şalını attı. Yüzünü gösterdi. Alın siperinizi, mezbelenize saldırmaya, törenizi yok etmeye geldim. Kimi ters ters bakıyor, kimi bir yerden çıkartacak ama nereden, tanıyıp surat çevirenler, yüzünü buruşturup uzaklaşanlar. Ötede bir çocuk… Aklı bulanık. Çocukluğu bedene mi bürünmüş? Kendi mi o ellerin ardında hıçkırıklarda boğulan? Yok değilse, kimdir ki ağlar ötede? İmam geçerken başın sağ olsun diyor görev gereği. İrkiliyor Sultan.

Dokuz yıl önce de demişlerdi.

–    Başın sağ olsun.

Bizim çillinin başı da sağ da yumurtlayıp durur kümeste, diyememiş, kafasını öne eğmişti, on beşlik müstakbel gelin, kadın kısmı konuşmazdı hem zaten, gözleri yere bakar olmalıydı.

–   Ruhu şad olsun.

Şad ne demek bilir misin ki söylersin ah teyzem, diyememiş, hazırda bekleyen Amin, yetişmişti imdadına, hala kendi de bilmezdi ya o yaşında, geçmiş cenazelerde bir iki sormuştu da, soru sorulmaz günah denmişti, almıştı ağzının payını.

–     Toprağı bol olsun.

Cehennemde kavrulsun, diyememişti müstakbel altmış ikilik kocasına, boyu kadar sakallarına takılıp kalmıştı yine gözleri de, anası çekivermişti kolundan.

–    Allah rahmet eylesin.

Yarın, davul zurna, hevesle çekilen halaylar, sırta vurmalar bitince, ses çıkartmadan bekle Sultan. Gerdek gecesi kim kimi rahmet eyleyecek bey amca, diyememişti o yaşta elbette, adet böyledir kabullenişiyle, gözyaşının toprağa düşüşünü izlemişti.

Çocuğun ardında takılı kaldı gözleri, şaşkındı, kimdi, nedendi ağlayışı, mezar başında oluşu? Bekledi, toparlayınca kendini, mezar taşı diye dikilen uzun dar tahta parçasının yanında, kollarını açtı sonsuz gökyüzüne, umutla geldim anam, umut olmaya geldim. Dokuz yıl önce, taziyelerin arasında, anası, hevesli bir telaşla avucuna sıkıştırıvermişti ufaktan bir kağıt parçasını. Çıkarttı çantasından, kargacık yazısı anasının, uzaktan akraba oğlunun adresi, gidip okuduğu, öğretmen çıktığı büyük şehrin iki harfi eksik adı.

Öküz öldü ortaklık bozuldu, deyivermişti nur yüzlü anası, nereden nasıl bulduğunu anlayamadığı paralarla, adresi göstermiş, gidiyorsun, demişti, bitti, evermem seni bu sığırlan, gidecen, okuycan, öğretmen çıkcan, iki saate kalkıyo tren.

–    Ya baytar nolcak, inekler sığırlar, sen nolcan anam?

Salyalar sümüklere karışmışken, Allah sabır versin, diyenler girdiydi araya, dur bir, sabır iki saate indi inşallah da anamı da alsam madem gidiyorsam. Babası, ölmeden bir hafta kadar önce, köyün zenginiyle anlaşmış, Sultan’a karşılık en iyi çiftleşen ineğiyle sığırı, üstüne bir de sütün ikiye katlanmasına şifa bulan alaylı baytarı, yevmiyesi damattan, düğün de tez elden. Her damdan yükselen hayır duaları, bir yastıkta kocayınlar, Allah’ın bereketi üzerinizde olsunlar, ezbere yaşayanlardan ne beklenirse artık. Kınalı elleriyle tutmuştu anasının nasırlı ellerini, sen de gel. Ortaklık kolay bozulmazdı, altmış ikiliğe gem vurulmazdı. Babası ölmüştü ya amcagiller üstlenirdi, anası karmaşadan yararlanacak, babam beni gelinlikle göremeden gitti diye ağlar zavallı girmeyin kapısından, yasın ardı sıra eğlenti olmaz diyecek, altmış ikiliği ikna edecek, düğünü bir hafta erteletecekti.

Yılların özlemiyle sararıp, öğretmen çıkacağım diye gecesini gündüzüne katmaktan buruşmuş kağıt parçasını, gömdü toprağa, geldim anam, öğretmen oldu bak Sultan’ın, güneş de var, gün güzel, köye okul da açtılar, bak bugün ilk iş günüm, gülsün yüzün, rahata ersin yüreğin.

Köyün, yüz kelimelik düşünme kabiliyeti, kalıp bir kalbi, çalı çırpıydı gübreydi inekti desen bilemedin altı rengi tanıyan gözleri, tekrarlayan hareketler döngüsü, bayat ten kokusu vardı, ezber bozanı hoş karşılamayacakları kesindi. On beşlik kaçak gelin, hayatına yön veren raylarda giderken lokomotif olmaya karar vermişti bir kere, dönüşü yoktu. Anasının, cılızdır, hem işe yaramaz hem ayağıma dolanır bahanesiyle, iki saat adımlık yola git gel yedinci sınıfa kadar okumuştu da, o vakit iki yıllık kadının tez elden bebeler yapması gerekirdi, hele de altmış ikilik istemişti, sözler verilmişti, okul dediğin iblislerle ifritlerin barınağıydı, aklını alıverirlerdi. Çok şükür ki zamanlı gelmişti ölüm o sene. Umut artığı kağıt parçası, anasına merhem, Sultan’a yol olmuştu. Korkmayasın sakın, gürültülüdür tren, çöm bir kenara, gösterme yüzünü, düşünmeyesin sakın beni, dönmeyesin geriye.

Muhtara uğradı, hayret ki ölmemiş, üç daha çocuk yapmış, bilmem kimlerden, sormamış olsan da dinlemek zorunlu oluyordu işte bazen. Okul yolunu tarif etti, sanki koca kentmiş gibi, soba koyamamışlar, sen yaparsın artık şehirde görmüşsündür, ama boyamışlar. Hevestir göndermişler çocukları. Kafasını salladı çıktı kapıdan. Muhtar seslendi, sütü bozuk sana çekmiş, en önden gitti hiçin çocuğu, alırsın akşam artık evine. Bakmadı ardına Sultan, yürüdü yolunda. Okul tek oda belli, her yaşı aynı anda okutacak. Cephesi gri, umut mavidedir, boyarlar çocuklarla, hele bir tanışsın kaynaşsın hepsiyle.

–    Günaydın.

Anasınınkini de kattı, kocaman oldu gülümsemesi. Umut, merak ve şaşkınlık dolu on iki çift ürkek gözle büyüyordu Sultan, ruhu genişledi tüm odayı doldurdu, köye yayıldı, tren selam verdi, çuf çuf, lokomotif hazır makinistim, raylar emrinde. Kendini tanıttı, her birinin yaşını, adını öğrendi, yeniden soracaktı gerçi belli, ezberi hiçbir zaman iyi olmamıştı. En arkada, başı kel, sümüğü dudağında yeşermiş, gece gözlü oğlan, adını daha beş dakika önce sormuştu ya, neydi, yaşım sekiz demişti ondan emindi. Yüzü de şiş, ağlayıp susmuştu belli, susturulmuştu ya da büyük ihtimal. Neden sonra anladı, oydu beş metre ötesindeki bu sabah. Muhtarın dediği çocuktu da hem. Yanına gitti, derdini sordu.

–  Köyün piçiydim, anam dün öldü, şimdi ben ne oldum öğretmenim?

Parçalar birleşti, lokomotif makas değiştirdi, cuff cuff, bekliyor tren durakta Sultan’la anasından yadigarı.

About the Author:

avatar
Kendi halinde bir kadınım, ara sıra yazıp çizen işte. Her Mevsim Deniz dedim kendime, mevsimsiz yaşıyorum hayatı çünkü. Aşık olmak için baharı beklemiyorum mesela ya da depresyona girmek için kışı! Dostlarla olmaksa en büyük keyfim ve işte ondandır ki Teneffüshane’deyim! Siz de hoşgeldiniz.

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: