Seksen sekiz, seksen dokuz, doksan…
— Hey, dikkat etsene evladım!
Bilet bankosuna yürüyen gencin, koluna çarpan sırt çantasıyla sarsıldı. Kahretsin, kaçta kalmıştı? Üzerinde durduğu karo mu doksanıncıydı yoksa bir önceki mi? Dirseğinde bir elektriklenme, ince bir sızı… Tam da yerine, sinirine çarpmıştı çantanın içindeki o her neyse, işte onun sivri ucu… Vurma, acıtma canımı, sayıyorum bak, tamam! Kendi sesine irkildi, etrafa bakındı, tamam, güvendeydi. Bu gençlerde de hiç saygı kalmadı doğrusu, ne insana ne hayata! Durup bir özür bile dilemeden hızla yürümeye devam etmişti çantalı genç oğlan. Ağlamak yok! Modern sanatlar müzesinin giriş holündeydi Serap. Yok, hayır, modern sanatlara yoktu merakı, anlamazdı da. Sanatın antikası mı vardı ki moderni çıkmıştı? Gerisin geri cam kapıya doğru hızla yürüdü, ilk karoda durdu, yeniden başlayacaktı. Holün sonuna, duvara varana dek gidecek, kimsenin dikkatini dağıtmasına izin vermeyecekti bu sefer. Cam kapının aralığından giren rüzgar ensesine çarpınca ürperdi, boynundaki uçuk pembe izi örten atkısını düzeltti, süzülen yeni bir damla yaşı sağ işaret parmağının ucuyla sildi, silkelendi, dikleşti.

Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi…
Karolar büyüktü, ayağı tam sığıyordu içlerine. Küçük olduğunda sayması daha zordu. Kaldırımdan yürürken gözüne çarpmıştı yeri boydan boya kaplayan karolar. Ne olurdu sanki dikdörtgen olsalardı? Yok, illa kare döşeme olacak yerler, seviyor insanlar nedense kareleri! Kendisi içinse ömür törpüsü, cehennem azabı, daha da önemlisi… Ah, hayır, düşünmemeliydi, aklına getirmemeliydi o yirmi beş bitmek bilmez evlat acısından beter günü! Yok, evlat acısı her şeyin üstünde, her acıdan ötedir. Evladın ağzından çıkan acı bir söz belki daha beter olabilir. Olmaz! Evladının sözleri kulağında yara, kalbinde dinmeyecek bir sızı bıraktıysa da, o yaşasın, hayata gülümsesin de varsın gül dudaklarından “git buradan” çıkmış olsun… Çıkmıştı da, hem de daha bu sabah… İki gözünden birden süzüldü yaşlar bu sefer ardı sıra, silmedi, sağ ayak öne, sol ayak sonra, devam etti karelerin çizgilerine basmamaya özen göstererek.

Sekiz, dokuz, on, on bir, on iki…
Şimdi arkasında kalan kapının yanı başındaki özel güvenlik görevlisi, gözlerini dikmişti Serap’ın üzerine, hissediyordu. Kimseyi rahatsız etmiyor, çıtını çıkartmadan karo sayıyordu yalnızca, yasak değildi ya? On üç, on dört… Güvenliği tehdit etmediği de aşikar, kahverengi yün paltosu, şapka ve atkısıyla içeride dolaşan yaşlı bir kadın ne gibi bir tehdit yaratabilirdi? Elbette, farkındaydı Serap da, holü önce sağdan sola yürüyüp karoları saymış, şimdiyse kapıdan karşı duvara saymaya başlamış deli bir kadındı o! Tüm karoları saymayacaktı tabi ki de, sonuç basit bir çarpma işleminde gizli. On beş, on altı… Güvenlikten sorumlu bey merak etmesindi, o kadar aklı çalışıyordu, hem kesin ondan da, kendisine bakıp fısıldaşarak geçen şu iki kadından da daha zekiydi kalıbını basardı ki!

Kırk beş, kırk altı, kırk yedi, kırk sekiz…
Yok artık, yere dondurma düşürmüştü dikkatsizin biri, telaşla etrafına bakındı, temizlik görevlisi yoktu ortalarda, ee şimdi üzerinden atlasa, basmadığı karoyu saymış sayılabilir miydi yoksa saydım diyebilmesi için illa üzerine basmış olması mı gerekirdi? Kalakaldı kırk sekizinci karoda, ne yapsaydı, ne yapmalıydı, dondurma eriyip karonun her yanına bulaşmış, hatta çizgileri aşıp yan karolara taşmıştı. Bassa ayakkabısının altı yapış yapış olacak, adım attıkça her bastığı noktayı kirletecek hem de vıcık vıcık bir ses çıkartıp sinirlerini alt üst edecekti. Kış günü dondurma mı yenirmiş, hadi yedin hasta olmaz mısın, ahh bu gençler ah! Yok gelen giden, kaç dakika beklemesi gerekecekti Allah’ın işini düzgün yapan bir kulunun gelip şurayı silmesi için? Kalbi hızlandı, terlemeye başladı, kesik kesik nefes alıp veriyor, gözleri dört dönüyordu. Nereden çıktı şimdi bu dondurma, ne olurdu sanki şu sayma işini bitiriverip hızlıca, güvenli evine gidebilse, bağıra çağıra salya sümük ağlayabilseydi!

Ayaklarının üzerinde yüz seksen derece döndü.
— Beyefendi, pardon bakar mısınız?
Güvenlik görevlisi kafasını kaldırıp sol eliyle “ne var?” der gibi bir işaret yaptı. Deli kadının yerinden kımıldayıp kendisine doğru ilerlemediğini görünce, mecbur yürümeye başladı. Ağır adımlarla söylene söylene yaklaştı, aralarında iki karoluk bir mesafe bıraktı, durdu, kaşlarını kaldırıp sordu.
— Buyurun hanımefendi, nasıl yardımcı olabilirim?
Hayret, kibardı adam, oysa sinirlenecek sanmıştı, ‘derdin ne be kadın’ diye bağıracak, yankılanan gür sesine herkes dönüp bakacak, Serap’ın ıslanmış yanakları utançtan kıpkırmızı olacak…
— Dondurma dökülmüş, birini çağırsanız da temizleyiverse?
Kara saçlarına eş kömür karası gözlerini önce Serap’a, sonra yere çevirdi. Sağ elinde, sanki kolunun bir parçasıymış gibi duran yassı uzun siyah detektörü aniden kaldırıp yana doğru çevirdi. Serap, istemsizce kedi gibi sırtını dışarı çıkartıp öne doğru büzüldü, elleriyle yüzünü kapattı, vurma!
***

Saatin kaç olduğunu bilemediği, günleri takip edemediği karanlık odanın içinde, duvara yansıyan projektörün beyaz ışığı yüzüne çarpıyor, duvarda beliren kareler kimi zaman iç içe geçmiş kimi zaman yan yanan dizilmiş halde bir belirip bir kayboluyordu. Kaç kare var? Dört. Hayır, birleştikleri zaman meydana gelen büyük kareyle beş tane kare vardı, bilememişti, sırtına inen copla inledi.
— Ya şimdi?
— Sekiz!
— Hayır, on bir kare var salak karı, on bir! Aç gözlerini, dikkatli bak, ya şimdi?
Her bilemeyişinde sert bir şaplak iniyordu sırtına, koluna, bacağına… Gözlerini sımsıkı kapattığı an karanlığın içinde beliren bu anıyla daha da küçüldü olduğu yerde.
***

— İyi misiniz? Korkutmak istememiştim sizi, şu taraftan devam edin lütfen, ben temizlik görevlisini çağırırım, kusura bakmayın…
Kadının olduğu yerde durmakta zorlandığını gören adam endişelendi. Kibar ama bıkkınlık dolu bakışları yumuşamış, kadının belki de hasta olduğu şüphesiyle şefkate yakın bir duyguyla bezenmişti şimdi. Serap, adamın omzuna dokunmasıyla kendini bir adım geri attı.
— Gelin lütfen, sizi şuraya oturtalım, su ister misiniz? Ya da şekeriniz mi düştü?

Kaygılı sorular aklını biraz başına getirdi, neden sonra yerinden kımıldadığını anımsadı. Tek ayağını hafifçe kaldırdı, dondurmaya basmıştı, kahrolası dondurmanın üzerine basmıştı, aptal Serap, ah aptalsın sen, aptal! Yaşadığı korkulu günler, katlandığı eziyet, katlanamadığı acılar, belirsizlik, hatırlayamadıkları, geçen yılların yorgunluğu, elindeki hiçlik, aklındaki boşluk, gözünün nuru biricik kızının hastane odasından onu kovuşu, git buradan… Dondurma… Başı döndü, midesi bulandı, ağzında bakır tadı… Gözleri karardı…
***

Zeka geliştiren oyun üreticisi Zeka Parkı Şirketi’nin kurucu ortağı bir çocuk annesi kırk altı yaşındaki Serap Teksenoğlu’nun arkamda gördüğünüz ekrana yansıyan binanın içinde rehin tutulduğu kesin olarak tespit edildi. Evet, gördüğünüz gibi emniyet güçleri pozisyonlarını aldı ve şu anda içeriyle temasa geçildiğini sanıyoruz. Hatırlayacağınız gibi şirket çalışanlarından endüstri mühendisi B.D. , yüz adet metal karenin iç içe geçirilip birbirine birleştirilmesiyle oynanan hem sayma kabiliyetini hem de çocuğun görsel zekasını geliştirici şekilde tasarladığı oyunun, şirket tarafından kabul görmemesi üzerine Tekzenoğlu’nu otoparkta arabasına binerken kaçırmış, oyunun piyasaya sürülmesi şartıyla yerini açıklayacağı videosu izlenme rekorları kırmıştı. Şimdi sosyal medyada ses getiren o videoyu, ünlülerin tepkilerini ve anket sonuçlarını bir hatırlayalım.

Televizyonun sesini duyuyor ama sese odaklanamıyordu. Kollarından ve bacaklarından sıkıca bağlandığı sandalyede, karşı duvara yansıyan kareleri sayıyordu, saymalıydı. Yüz seksen beş, yüz seksen altı, yüz seksen yedi… Arabaya binerken kafasına geçen çuval… Acı… Karanlık… Gözlerini açtığında kendini üzerinde bulduğu bu tahta sandalyede ne kadardır oturuyordu? Say demişti bir ses, kaç kare var? Kimsin sen, neredeyim ben, ne istiyorsun? Soruları yanıtsız, ağlaması boşuna… Say, kaç kare var? Cevap vermezse ya da hatalı sayarsa cop iniyor bacağına, sırtına, neresine olursa. Kaç kare var?
***

Uzandığı yerde doğruldu, bacaklarını sarkıttı. Bir hemşire yanı başında, acele etmeyin lütfen tansiyonunuz düşmüş, sizi revire getirdiler, nasıl hissediyorsunuz? Hissetmek, belirsiz, hisler çok karışık, bilmiyor. Kareleri saymalı, dondurmayı temizlemişler midir? Hemşirenin sesi duyulmaz olup kayboluyor.
***

Yirmi beş günlük harekatın sonunda B.D. yakalandı! Evet, sevgili izleyicilerimiz, emniyet teşkilatımızı başarılı operasyonu için tebrik ediyor ve şimdi olay yerinde bulunan arkadaşımıza bağlanıyoruz… Sedat merhaba, Tekzenoğlu’nun yüzüne at gözlüğü bağlanmış halde önündeki duvara bakıp sayı sayarken bulunduğunu ve ipler çözülüp çıkartılmasına rağmen sandalyeden kalkmamak için emniyet mensuplarına saldırdığını söylemiştin, bu pek normal gözükmüyor, sağlık durumu hakkında son gelişmeleri bize aktarır mısın?

Sağlık durumu, sağlıksızdı Serap’ın. Doktorlar, psikologlar, psikiyatrlar, kurşun döken hacı hocalar, alternatif tıpçılar… İyi edememişti hiçbiri deli kadını! Yönetim kurulunda boş kalan sandalyesi, kızına devredilen hisseleri, koridordaki tabloların içindeki kareleri saymasını takiben beş dakika içinde kibarca şirket dışına atılması, işinden uzaklaştırılması, arkadaşlarının ise kendi istekleriyle ondan uzak durması… İyi değildi, iyi olmamıştı, olamıyordu. Çabalamıştı. Hele kızı için… Evini yeniden dekore ettirmiş, çok mühim bir durum olmadıkça evden çıkmamış, ne olur olmaz diye televizyonu açmamıştı, hala da açmazdı. B.D.’nin hapishaneden, haber izlemeyen bir görevlinin ‘görüldü’ damgasıyla evine yolladığı “kaç kare var?” mektubu sonrasında taşınmış, ta ki bugüne kadar dış dünyayla kesmişti iletişimini. Bugün… Bugün önemliydi. Kızı doğum yapmıştı. Evden taksiye binmiş, taksinin iç döşemelerindeki kareleri saymayı bitirmeden arabadan inmeyi reddetmesi üzerine taksiciye iki katı para ödemiş, hastanenin giriş katındaki tüm karoları saydıktan sonra odaya girip içerideki kare olan her şeyi saymasının ardından yaşlı ama gururlu gözlerle kızını öpmüştü. Korkulacak bir şey yoktu, damadı gülümsüyor, dünürler halini hatırını soruyor, odanın içi huzur kokuyordu. Ah o hastane zıbını da olmasaydı! Zıbın dediğin düz beyaz olur, bunlar yeni moda hastane ya, yenilik yapmak istemişler aklı sıra! Gülümseyerek içeri giren hemşirenin elinden bebeği kaşla göz arasında kapmıştı Serap. Zıbın pütü kareliydi, saymalıydı. Bebeği elinden almaya çalıştılar önce, irkiltmeden deli kadını. Vermedi, veremezdi, bebeği görmüyordu gözleri, kareler vardı yalnız, kareler vardı bir tek. Say, kaç kare var? Ağlamaya başladı bebek, yüzü buruştu, nefesi kesik kesik… Duymuyor delil kadın. Yavru bir kediyi kaldırır gibi boynundan tuttuğu gibi kaldırdı oturduğu yerden deli kadını damat, elinden çekip aldı yeni doğmuş oğlunu. Karşı çıktı, saymalıyım ver onu bana, gözleri kocaman açılmış, avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamışken, gelen hasta bakıcı adamla dünür, iki tarafından tutup kollarını, çıkarttılar deli kadını. İşte o an duydu kızının sesini Serap, git buradan! İçi cız etti etmesine, alnı buruştu, gözleri kısıldı, damla damla akmaya da başladı yaşlar buruşmuş yanaklarından ama… Ama… Saymayı bitirmemişti ki daha! Ani bir acı duydu dizlerinde, sert bir cisim, çok sert, elleriyle kulaklarını kapattı, çömelip koridora kalakaldı.

Tansiyonunu ölçüp nabzını kontrol etmeye çalışan hemşireleri ite kaka ilerleyip çıkışa geldi. Kareleri fark edemesin o salak beyni diye önüne bakıp yürürken arada göz ucuyla taksi geçer umuduyla yolu kesiyordu. Yanlışlıkla ters tarafa bakınca fark etmişti karo yer döşemesini, kapıdan girerken okumuştu tabelayı, müzeye herkes girebilir, bir sorun çıkmaz diye rahatlayıp alelacele girmişti içeri…
***

Revirden çıkıp, çok şükür laminat parkeyle kaplı koridoru hızla geçip en baştan saymaya başladı karoları. Baygınlık geçirdiği esnada cebinden düşürdüğü cüzdanından kimliğini kontrol eden meraklı güvenlik görevlisi, internetten yaptığı küçük araştırmayla kadının kim olduğunu öğrenmiş, acımış ve rahat bırakmaya karar vermişti deli kadını, varsın saysındı karoları, yıllardır evden de çıkmıyormuş hem, öyle diyordu fısıltı tivitleri…

Sayması bitti, çarptı, topladı, net rakamı buldu, acı yok, ses yok, içi rahatladı, oh, doğru saydım! Anlık gülümseme, bebeğin ağlamasıyla dondu yüzünde. Yankılanıyordu beyninin en uç noktalarında inga ingaa, ingaa!, git buradan!, ah Serap ne yaptın sen! Kalbine saplandı görünmez bir bıçak, nasıl affettirecekti kendini kızına, damadına, torununa? Silkelendi, sesleri defetmek için aklından, kafasını salladı hızlıca sağa sola… Kendini sevilesi ama pireli bir sokak köpeğiymiş gibi izleyen güvenlik görevlisinden taksi çağırmasını rica etti. Başını kaldırdığında, reklam panosu indi yüzüne demirden bir cop gibi:

“Zeka Parkı, Karelem adlı oyununun yirminci yılını yeni oyun kurucu tahtasıyla kutluyor! Meraklı büyüklerimiz ve tabi zeki küçüklerimiz için oyunumuz şimdi internet sitemizde satışta! Kaç kare var?”