Satranç | Süleyman Savaş

Selçuk yerinden kalktı, tatlı tatlı gerinip esnedi, ders çalışmaktan çok yorulmuştu. Pencereyi açtı, toprakta yeşermemiş yer kalmamıştı. Sardunyalar rengârenk açmış, güllerin kokuları arıları deli etmeye başlamıştı. Kediler, böcekler, kuşlar çığlık çığlığa, güneşin altında bir çoğalma ayini yaşıyordu. Düşündü de; baharın egemenliğini sürdürmeye başladığı şu günlerde, kırk sekiz saatte yalnızca dört saat uyuyabilmişti. Olsun, bu yoğunluk da bitmek üzereydi işte. Sadece iki sınav kalmıştı, sonrası tatildi. Uyu uyuyabildiğin kadar, kalk denize gir, tekrar uyu, denize gir, uyu, denize gir, uyu. Oh ne güzel! Keyiflendi.Doğanın yeniden doğuşuna şahitlik edilen bahar mevsimi, okulda yoğun çalışma gerektiren bir sınav dönemiydi. Herkesin okula kapandığı, gecenin geç saatlerine kadar ders çalıştığı bir dönem. Kısa bir süreye sıkıştırılan bu kadar yoğun çalışma, tüm sene boyunca yapılan haylazlığın bir sonucuydu elbette. Bunu herkesin biliyor olması hiçbir şeyi değiştirmiyordu ne yazık ki! Bu yüzden de baharın en egemen olduğu günlerde bu genç insanlar dört duvar arasına sıkışıyor, saatlerce hatta günlerce ders çalışmak zorunda kalıyordu.

Sınavlardan kötü geçenler vardı tabi ki, ama çoğu iyi geçiyordu. Ancak bazı sınavların tüm sınıfça çok kötü geçtiği de olabiliyordu. Tıpkı Güverte III sınıfının gemi inşaiye sınavı gibi… O sabahki sınavda öyle kazık sorular sorulmuştu ki, sınıfın büyük bir kısmı boş kâğıt vermiş, kalanlar da bir soru ancak yapabilmişti. Çoğu, belki de sınıftakilerin tamamı o dersten kalacaktı. Zaten, hukuk gibi bir baş belasıyla uğraşırken, bir de bu dersten kalırlarsa, o sene doğrudan sınıfta kalmak işten bile değildi. Düşüncesi bile çok moral bozucuydu. Tek tesellileri topluca kalacak olmalarıydı. Nedense birlikte olmak güç veriyordu onlara.

Çalışmaya biraz ara verdi Selçuk. Aşağı inip kantinden çay aldı. Elinde çay bardağı ile taş döşeli bahçeye çıktı, çayını içerken, yer yer sıvaları dökülmüş, sıcacık duvara verdi sırtını, iyi geldi. Kapının sol tarafındaki boşlukta alışılmadık bir kalabalık gördü, bardağı yere bıraktı, kalabalığa yaklaştı. Gördüğü manzara sıradan bir satranç maçıydı. Satranç tahtasının bir tarafında, midesinin ağırlığı ile karnı aşağı sarkmış olan Gemi İnşaiye Hocası Ahmetcim, diğer tarafında sapsarı kıvır kıvır saçlarıyla Güverte III sınıfından Lokman oturuyordu. Oyun sıradan bir oyundu da, kalabalık neyin nesiydi? Bu alışılmış oyunu satranca meraklı birkaç kişi izlerdi. Bu kadar kalabalığa hiç şahit olmamıştı Selçuk. Üstelik kalabalığın tamamı olmasa bile çoğunluğu üçüncü sınıflardan oluşuyordu. Ahmetcim, oyun sırası kendine geldiğinde fazla düşünmeden oynadı sonra da çıplak kafasını ağır ağır kaşıdı. Sol elinde tuttuğu sigarası, parmaklarının arasında upuzun tütüyordu. Külü düşmek üzere olan sigarasını dudaklarının arasına sıkıştırıp sol gözünü kaçan duman yüzünden kısarak, uzunca bir nefes çekti. Nasıl becerdiyse sigaranın o upuzun külü düşmedi! Lokman küçük parmağını kulağına soktu, kaşıdı. Çıkarıp parmağına baktı, pantolonunun paçasına sildi. Çorabını indirdi, sol ayak bileğini kaşıdı uzun uzun. Çok sıkıntılı bir hali vardı ve oyundan kaynaklanan bir sıkıntıya pek benzemiyordu. Ne zaman oynasalar hoca yeniyordu zaten! Bu başka bir şeyin sıkıntısıydı. Oyuna kendini veremediği o kadar belliydi ki, sıranın kendinde olduğunu unuttu da hoca uyardı oynasın diye! O kadar yani! Selçuk biraz izledi ama ilgisini çekmediği için ayrıldı kalabalıktan.

O da ne!
Üçüncü sınıftan Timur Abi manolya ağacının altındaki arabanın camına elini dayamış içeri bakıyordu, diğer üç kişi de onu siper eder gibi arkasında sıralanmıştı. Araba Ahmetcim’in yaşlı vosvosuydu. Yaklaştı Selçuk ama Timur’la göz göze geldiğinde çok korktu ve birden hiç dikkatini çekmemiş gibi yaparak hızla uzaklaştı oradan, kaçtı denebilir! Belli ki gizli bir şeyler yapıyorlardı. Birinci sınıf öğrencisi olarak üst sınıflara, iyi niyetle bile olsa ne yaptıkları sorulamazdı, bırak sormayı, ne yaptıklarını anlamış olmak bile çok tehlikeliydi. Çok da merak ediyordu! Dayanamayıp havuzun diğer köşesine, kondisyon merkezinin önüne geçti. Buradan arabanın tamamını görebiliyordu. Timur, arabanın sağ kapı kilidine bir şey soktu, kapı kolunu sürekli oynatmaya başladı. Belli ki kapıyı açmaya çalışıyordu. Bir kaç dakika uğraştı, açamadı. Kapı kolundan ümidi kestiğinde, kapının camını yanındakilerle birlikte aşağı doğru itmeye başladı. Birisi itiyor, o bırakıp diğeri itiyor, sonra bir başkası da katılıyor, olmayınca sıkış tıkış üç kişi birden ittiriyordu. Cam inat etmişti sanki. Tüm uğraşılara karşı koyuyor, aşağı inmiyordu bir türlü. Sonunda cam biraz oynadı galiba. Demir bir çubuk parçasını yukarıdaki aralıktan sokup camı zorlayarak aşağı itmeye çalıştılar. İki kişi de camı elleriyle aşağı doğru bastırarak yardım ediyordu. Cam birden bire boşaldı, aşağı kaydı ve kapının içinde kayboldu. Demir çubuk ile bastırılan yer de kırılmıştı üstelik. Timur, hemen kalabalığa baktı. Sınıf arkadaşı Erdal’dan, devam işareti alınca rahatladı. Açılan camdan uzanıp ön koltuktaki çantayı aldı. İçinden bir tomar kâğıt çıkardı, yanındakilere verdi. Birkaç kişi kâğıtlarla birlikte binanın içinde kaybolurken Timur çantayı yerine koyuyordu.

Ayaklarının titrediğini hissetti Selçuk. Hem korkuyordu, hem de sonucu merak ediyordu. Çişi de gelmişti, tuvalete giderse bir şeyler kaçırırdı. Yerinde de duramıyor, sürekli hareket ediyordu.
Tam o sırada kalabalıktan bir uğultu yükseldi, ardından hep bir ağızdan atılan slogan duyuldu.
“Bi daha, bi daha, bi daha…”
Timur’da bir telaş, bir telaş! Ne yapacağını şaşırmış, dolap beygiri gibi dolaşıp duruyordu arabanın etrafında. Selçuk, bi koşu yaklaştı kalabalığa. Ahmetcim Lokman’ı mat etmiş, ayağa kalkmıştı. Bir oyun daha oynansın diye baskı yapılıyordu. Ahmetcim de işinin olduğunu, gitmek istediğini söylüyordu ama dinletemiyordu, etrafındaki kalabalığı şaşkınlık dolu fakat isteksiz bakışlarla süzüyordu. Sonunda dayanamadı, biraz da emrivaki olarak yerine oturdu. Bir oyun daha oynamaya tamam dedi. Ardında bir alkış koptu ki, Ahmetcim iyice şaşırdı! Taşlar tekrar yerleştirilirken kalabalık derin bir nefes aldı. Hemen Timur’a işaret verildi. O da iki yumruğunu havaya kaldırıp tüm vücudunu kasarak, gergin dudaklarından tüm soluğunu boşalttı.
“Oleeey!”

Taşlar yerleştirilirken Ahmetcim boştaki eliyle ceketinin sol cebinden bir sigara paketi çıkardı. Paketten çektiği sigarayı iki kalın parmağı arasında yuvarlayıp yumuşattı, dudaklarına yerleştirdi. Yanındaki öğrenci çakmağın alevini avuçlarının arasına alarak sigarasını yaktı. Ahmetcim derin bir nefes çekti ve ağır ağır üfledi.

Selçuk, yerine dönerken ikinci sınıftan samimi olduğu Yurdaer’i gördü.
“Abi, ne iş?”
Yurdaer durumu çabucak özetledi; Arabadan alınan sınav kâğıtlarına yukarda, sınavda sorulmuş olan dört sorudan ikisinin cevabı yazılıyormuş. Sınıfta yaklaşık yirmi kişi olduğundan cevaplar dört koldan yazılsa da biraz vakit alıyormuş.
“İkinci oyunun ısrarı bu yüzden,” dedi Yurdaer. “İş (!) henüz tamamlanmadı.”
Tekrar bacaklarının titrediğini hissetti Selçuk. Çişini de yaptı yapacaktı, kasıkları çatlayacaktı sanki. Bacaklarını daha fazla sallayarak dolaşmaya devam etti. Zaman geçtikçe Timur da sıkıntıdan patlıyordu. Heyecanı ve korkusu her halinden belli oluyordu. Ağaçtan kopardığı çam yaprağını dişlerinin arasına sokup çıkararak havuzun kenarında dolaşıyor, sürekli saatine bakıyordu. Gözleri Ahmetcim’in yanındaki Erdal’daydı. Her şey yolunda işareti almasına rağmen rahat değildi. Tekrar saatine baktı.
“N’apıyor lan bunlar yukarda?” diye söylendi, ardından da bir küfür patlattı.
On beş dakika kadar sonra, Ercüment cevapların yazılı olduğu sınav kâğıtlarını getirdi. Timur derin bir “oh!” çekti ve neden bu kadar geç kaldıklarını sordu.
“Yav sorma! Necdet dört sorunun da cevabını yazacağım diye tutturdu” dedi Ercüment.
“Manyak mı ulan bu adam?”
“Sınıf birinciliğine oynuyor ya!”
“Hasbin Allah! Bu adam bir gün elimde kalacak şerefsizim.”
Timur sınav kâğıtlarını çantaya yerleştirdi, çantayı da yerine koydu. Arabanın camını kapatmak istedi. Kapatamadı! Camın kolu bozulmuş, boşa dönüyordu. Çekerek yukarı kaldırdı, bırakınca cam gürültü ile aşağı düştü. Eyvah ki, ne eyvah! Cam kapanmıyordu! Üstelik de ucu kırılmıştı. Hatta cam boydan boya çatlamıştı bile. Birkaç denemeden sonra camın böyle kapanmayacağı anlaşıldı. Vakit yoktu. Hemen bir çözüm bulunmalıydı. Çözüm bulundu! Cam yukarı doğru itildi ve öylece tutuldu. Camın alt kısmı ile kapı pervazının arasına ağaç parçası sokuldu, sıkıştırıldı. Bırakınca cam olduğu gibi kaldı. Ağaç parçası dikkatli bakınca görülüyordu, ama olsun cam kapatılmıştı ya! Operasyon tamamlanmıştı. İkinci oyunun yarısında oyuncuların etrafındaki kalabalık azaldı. Ahmetcim pek bir şey anlayamadı ama oyunu çabuk bitirdi ve arabasına binip gitti.

Ahmetcim, ertesi gün okula geldiğinde suratı bir karış dosdoğru odasına çıktı. Kimseyle konuşmadı, hatta selamlara bile cevap vermedi. Arabasının camı yenilenmişti!

O sınavdan tüm sınıf geçti.
İki kişi hariç!
O gün hasta olan, raporlu olduğu halde fırsat bu fırsat nasıl olsa anlaşılmaz diye, iki cevap yazılı kâğıda ismini yazarak diğer sınav kâğıtlarının arasına sıkıştıran Hikmet ile sınıf birinciliği için dört cevabı da yazıp ismini yazmayı unutan Necdet yeniden sınava girdi ve ikisi de kaldı…

By | 2017-09-19T22:34:07+00:00 Eylül 19th, 2017|Categories: Öykü|Tags: , , , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bu içerik, ‘Konuk Yazan’ tarafından yaratılmıştır. Teneffüshane'ye konuk olan dostlarımızın yazı ve paylaşımları “Konu Komşu” adıyla sitemizde yayınlanmaktadır. Siz de yazınızın Teneffüshane'de yayınlanmasını isterseniz öykü, atipik yazı, kültür-sanat-seyahat yazılarınızı ve şiirlerinizi bilgi@teneffushane.com ve editor@teneffushane.com adreslerine gönderebilirsiniz. Editör onayından geçen yazılarınız Teneffüshane'de yayınlanacaktır. Keyifli okumalar!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: