Sevmiştir | Zeynep Bilgin

“Baban seni sevmiştir kızım!”

“Babalar kızlarını hep böyle mi sever anne?”

“Bilmiyorum ki güzel kızım. Ben babamı uzaktan severdim ama o beni sevdi mi hiç hatırlamıyorum. Bizim zamanımızda konuşulmazdı ki böyle şeyler. Biliyor musun ben babamla sohbet etmedim hiç… Babamı düşününce denizde iyice açılana kadar yüzüp herkesten uzaklaştıktan sonra suyun üzerine uzanıp uyuması gelir gözümün önüne. Bir de ölmeden önce hastanede uzandığı o yatak…”

“Baban seni dudaktan öpmek ister miydi anne?”

“Yok kızım, babam benim başımı bile okşamamıştır ki hiç. Senin baban seni dudaktan mı öpmek istiyor?”

“Evet ama kimse yokken. Bu bizim sırrımız olacakmış. Sır ne demek anne?”

“Sır diğer insanlardan sakladığımız şeylerdir kızım. Mesela bu konuştuklarımız da bizim sırrımız olacak tamam mı? Yani babana ya da başkasına söylemek yok.”

“Ama ben şimdi babamla sırrımızı bozdum anne! Ne olacak şimdi?”

“Merak etme sen canım benim, ben sırrınızı bildiğimi kimseye söylemeyeceğim.”

“Canım annem!”

“Canım kızım! Hadi git oyna sen, ben yemek yapacağım.”

Daha soğanları eline alır almaz ağlamaya başladı. Ne yapacağını bilmiyordu Hülya. İzlediği sabah programlarında duyduğu olaylar geldi aklına. Birden kendini o programlardan birinde gibi hissetti. Sunucu olayı öğrendiğinde ne yaptığını soruyordu.

“Yemek yaptım, kapuska.”

Sonra kendinden utandı birden. Çocuğuna neler olduğunu bile anlamaktan acizdi. Şöyle okumuş etmiş bir kadın da değildi ki ne yapmak gerektiğini düşünsün, taşınsın da bulsun. Tamam, yeri geldiğinde o okumuşların hepsini cebinden çıkarırdı ama bu durum… Kime danışacaktı? Akşam olup da kocası olacak adam eve geldiğinde ona nasıl davranacaktı? Aslında severdi Mustafa’yı. Sevmese çekilecek dert değildi zaten. Üç çocuğu vardı hem, ne yapardı adam kızıp da sokağa atsa onları?

Ağlaya ağlaya doğradı soğanları ve lahanayı. Kapuskayı en çok küçük kızı severdi. Ne acayip çocuk! Çocuk dediğin köfte sever, olmadı makarna, patates kızartması… Kapuska seven çocuk mu olur? O kadar küçüktü ki Mehtap. İnsan olan ona nasıl kıyar? Küçücük çocuğun orasını burasını… Tövbe tövbe… Kendi kendine bile söyleyemiyordu anlattıklarını. Bir de şu sır meselesi vardı tabii. Soramıyordu da çocuğa ne zamandır böyle devam ediyor bu iş diye. Çocuğu yıkarken gördüğü morluklar da… Boynu altında kalasıca Mustafa! Nasıl yaptı bunu el kadar çocuğa?

Bir de makarna yapmalı yanına kapuskanın. Doymaz da şimdi zıkkım yiyesice… O sunucu yine başladı konuşmaya aklının içinde: “Nasıl yani? Çocuğunuz size babası tarafından taciz edildiğini anlattı ve siz yemek yapmaya mı başladınız Hülya Hanım?”Tam olarak öyle olmuştu. Bir de adamın karnı iyice doysun diye makarna yapmayı düşünüyordu kapuskanın yanına. Ne yapacaktı ki Hülya? Tamam, kardeşleri vardı ama üç çocuk bir de kendisi, dört boğaz gidebilir miydi onlara? Sığıntı gibi…

Babası sevmiş miydi Hülya’yı? Okula bile göndermemişti onu. Kardeşiyle birlikte gide gele kendi kendini kaydettirmişti zorla. İki yıl gidebilmişti böyle böyle… Sonra dışarıdan bitirmişti ilkokulu, ehliyet alabilmek için. Aklına koyduğu şeyi öyle ya da böyle yapardı.

Hülya’ya ailesi Döne adını koymuştu aslında, ailenin üçüncü kız çocuğu olduğu için. Artık erkeğe dönsün çocuklar diye. Gerçekten de dönmüştü sonra, tam beş erkek kardeşi vardı Hülya’nın. Döne adını hiçbir zaman kabul etmedi. On sekiz yaşına gelince mahkeme kararıyla değiştirdi adını. Zaten ona Döne dediklerinde bakmazdı bile. Neydi o öyle köylü gibi? Onun adı Hülya olmalıydı. Tıpkı en sevdiği film yıldızı gibi… Yeni biriyle tanışırken de Hülya derdi adına. Kendisi de film yıldızları gibi güzeldi. Bu Mustafa olacak adamla evlenip çoluğa çocuğa karışacağına başka işler yapsa kendisi de bir yıldız olurdu belki. Sesi de güzeldi hem… Bütün o artistleri başkası konuşuyormuş, şarkıları filan da söyleyenler hep başkasıymış. O, kendi söyleyebilirdi şarkıları da…

“Peki, film yıldızı olsaydınız ve çocuğunuzun başına böyle bir şey gelseydi ne yapardınız Hülya Hanım?”

“Film yıldızı olsam kocam böyle mi olurdu Esra Hanım? Zengin, gözü doymuş bir adam olurdu elbet. İstediği her şeyi alabilecek bir adam olurdu. Kızını da en iyi okullarda okuturdu. Belki de yurt dışında… Yaşar mıydık o zaman hiç böyle şeyler?”

Tam böyle kendi kendine sayıklarken Mehtap geldi yanına.

“İçinle mi konuşuyorsun anne?”

“Ona içinle mi konuşuyorsun denmez bir kere, kendi kendine mi konuşuyorsun denir.”

“Kendin kendinin içindesin ama…”

“Sen her şeyi çok bilme bakalım! Ne oldu? Oyun oynuyordun sen…”

“Kök vermeyecek misin bana?”

“Vermez olur muyum hiç? Ayırdım bile, al bakalım.”

“O zaman çilli bebeğime de yedireyim.”

Yemeği koydu ocağa. İçiyle mi konuşuyordu diye düşünmeye başladı. İçinin sesini dinlese Mustafa’yı bırakır gider miydi çoktan? İlk çocuklarını, Serap’ı, ağlıyor diye, hem de daha üç aylıkken, divanın üzerine fırlattığı gün mesela. Bebeğini de alıp çekip gitse şimdi bu durumlara düşmeyecekti. Çocuğu divanın üstünde mosmor bulunca aklı gitmişti. O zaman anlamalıydı bu adamla yaşanmayacağını… İşten ayrılmıştı o gün, sinirleri tepesindeydi, o yüzdendir demişti. Oğlunu her fırsatta dövmesine ne demeliydi peki? Dövmese de laflarıyla dövmekten beter ederdi. O durumlarda da bir şekilde hep çocuğu suçlu çıkardı Hülya. Kızdırma babanı oğlum derdi. Ama ona tek laf etmezdi. O zamanlar daha tükenmemişti sevgisi. Üstüne gitmezdi hiç. İşi için aylarca yurt dışına gittiği dönemlerde aldatmıştı Hülya’yı. Bunu bile sineye çekti. Bir de hastalık getirdi gâvur kadınlardan, utanmaz herif. Ama ne yapardı ki onsuz? Bir keresinde bacaklarının ikisi birden kırılmıştı da gıkını bile çıkarmadan bakmıştı ona haftalarca. O halde bile aklı uçkurundaydı da gidip elin karılarından öğrendiği “muameleyi” istedi ondan. Her zaman bir şeyler istedi zaten. Son zamanlarda istediği sapıklıkların hiçbirini yapmıyordu Hülya. Yoksa o yüzden mi?

Bu sefer bağıra çağıra ağlamaya başladı. Bir yandan o kadın soruyordu yine: “Sonra ne yaptınız Hülya Hanım?”

Mutfak kapısının eşiğinde endişe dolu gözlerle kendisine bakan küçük kızını görünce toparlandı. Neyse ki diğer çocuklar okuldan gelmemişti daha. Oğlu İbrahim zaten bileniyordu babasına, Serap desen kocaman kız oldu, anlatamaz da şimdi. Acaba Serap’a da… Yok, düşünmeyecekti artık bunları. Mehtap’ı avuttu önce, sonra kendine çekidüzen verdi. Makarna suyunu koydu ocağa…

Mustafa eve geldiğinde sofra hazırdı ama ev boştu. Her yere baktı, Hülya’yı aradı hemen. Telefon evin içinde çalıyordu. Unuttuğunu düşündü. Çocuklarla birlikte nereye gitmiş olabilirdi ki? Yemeğini yedi, sofrayı kaldırmadı. Nasıl olsa gelince toplardı karısı. Mehtap’ı bari evde bıraksaydı diye düşündü. Pis pis sırıttı bıyık altından. Yatak odasına gitti. Dolabına sakladığı dergileri alacaktı. Poşeti açtı, paramparçaydı hepsi. Özenle kesilmişti şeritler halinde… Bir küfür savurdu. Attı hepsini kâğıtların.

Televizyonun karşısına geçti. Uyuyakaldı çekyatta.

Komşuların şikâyeti üzerine polis geldi eve üç gün sonra. Kapıyı kırıp girdiler içeri.

Mustafa çekyatta yatıyordu.

 

By | 2018-04-01T21:36:54+00:00 Nisan 1st, 2018|Categories: Öykü|Tags: , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bu içerik, ‘Konuk Yazan’ tarafından yaratılmıştır. Teneffüshane'ye konuk olan dostlarımızın yazı ve paylaşımları “Konu Komşu” adıyla sitemizde yayınlanmaktadır. Siz de yazınızın Teneffüshane'de yayınlanmasını isterseniz öykü, atipik yazı, kültür-sanat-seyahat yazılarınızı ve şiirlerinizi bilgi@teneffushane.com ve editor@teneffushane.com adreslerine gönderebilirsiniz. Editör onayından geçen yazılarınız Teneffüshane'de yayınlanacaktır. Keyifli okumalar!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: