Son… Bahar | Simge Aybey

Nerdesin bilemeden,
önce Beethoven’dan
Ay ışığı Sonatını
dinle istiyorum.
Belki hikayesini de
okursun 🙂

“Sonbaharda doğmak biraz daha dokunur hayata. Biraz hüzün, biraz keder… Ama çok renkli olursunuz… Doğa gibi. Sonbahar çocuğu olmak kıvam verir hayata. Biraz içe, biraz dışa dönük ama kucaklayan olursunuz. Sonbaharda doğum günü kutlamak biraz daha düşündürür… Az biraz daha. Yeni yıl gelmeden başlar muhasebeler; hazırlıklı olursunuz… Sonbahar meyveleri en güzelleri aslında… Mor alkali, hayat kıymetli olur. Hasta olmayayım diye içilen bitki çayları birden ilk gerçek olur. Baharat başka görünür. Öncelikler değişir. Geçiş iyidir. Bir sallar, kendine getirir insanı. Sonbahar iyidir aslında. Elbette veda ve mutlaka bu sebepten başka bir kavuşmanın habercisidir…”

Önsözünü yazmıştım önceden.
Hadi devam edelim; kaldığımız yerden…

İlkbahar… Ah bahar! Her canlının uyanışı başkadır baharda. Aksi de mümkün değildir… Yeniden başlarsın. Her bahar aşık olmasan da aşka bir bahane bulursun. Bulasın. Güzel temenni hiç yoktan. Bu telaşın içinde de ne oldu ne bitti diye düşünür müsün? Sanmam.

Yaz; muhasebenin en son durağı bile olamaz. Başka türlü akan zaman, yazın seni ölçüp tartmaya ayrı bir mesafede tutar. Erteleme mübahtır. Ye-iç-gül. Yazın başka şey ihanettir aslında.

Kış… Bazen çok sert yahut ılımlı ama kış nihayetinde. Güneşe hasret. Soğuğun çaresini aradığın, çare bulamayana üzüldüğün, senden bir şeylerin eksildiği zaman. Biraz belki koza. Çokça uyku. Karanlığı giydiğin, kendine ya da derdine mumlar yaktığın ve kitaplara sarıldığın… Gecenin tahakkümü.

Son bahar…
Güz, hazan, bağ bozumu…
Hazan mesela Farsça bir kelime. Bahar da…
Farsça’daki sonbahara bakalım: Berg-riz, yaprak döken demekmiş…
Fasl-ı hazan… Harif… Payiz, mihrgan… Sonbaharın başka isimleri.
Hazanistan; sonbahar görmüş…
Gazel: Sonbaharda ağaç üzerinde kuruyan yapraklar
Tek kelimelik şiirler çok Farsça’da. Sonbahara ayrı bir kıymet verilmiş… Bitmiyor kelimelerin dansı.
Tam da burda Yonca Lodi’den Milat’ı dinle, isterim.

Son demek içimden gelmiyor. Yahut yetmiyor! Hayat enfes evriliyor… Neden mi?

Kestanenin sadece bir meyve olmadığı mevsim. Kestane böyle uzun zamandır görmediğin, görünce hasretini fark ettiğin eski bir arkadaş gibi… Sadece közlemenin yetmediği illa paylaşasın gelen! Tek başına kestane mi yenir allasen!

Battaniye; hayatla arana çektiğin bir pelerin aslında. Bütün battaniyelerin böyle bir ihtimali var. “İnanmazsan dene” diyemem, eminim denemişsindir.

Ihlamurcular var, biliyorum. Ihlamur içmeden iyileşemeyenler hani… Lakin ben adaçaycıyım. İkisi sanki başka başka baharların çocuğu ama adaçayı hele ki tazeyse başka şey istemez yanında, ıhlamursa limonsuz olmaz…

Mesela soba, kış gibi görünür ama sonbahar misafir eder onu önce. Sobanın etrafında toplanılmaz sadece. Evin sahibi o olur. Sen sobaya gidersin, gitmelisin. Bir de aramızda kalsın ama bütün sobalar kardeştir. O sebepten biraz da hepsi ısıtır seni; bir mekanda varsa önce onun yanına gidersin!

Ayrıca var mı başka bir mevsimi; yüreğini açar gibi kucaklayan… Pastırma yazı zamanın kaçamağı gibi.

Ve şarkılar… Şarkıların damarına değil de hücrene zerk edildiği mevsimdir sonbahar. Biraz yağmur, bir pencere önü, bir bardak çaya gerek kalmadan hem de! Şarkılar en çok ve çabuk sonbaharda ezberlenir lakin kendisine söyler insan. Mum gibi içine içine erir.

Ve bazı insanlar sonbaharda gelir… “Eylül’de gel” boşuna değildir.

Sonbahar saklanandır. Mutlaka gizlediği bir şey, en bilindik haliyle sırrı vardır. Bu yazı olsa olsa girizgah olur. Bitmez son baharın güftesi…

Lale Müldür’den sonbaharda yazılan ve herkese selam eden birkaç satır araya girsin en iyisi:

“Depresyon Efendisi nedir aslında size söyleyeyim mi?

Depresyon Efendisi insanı gönüllü olarak Auschwitz kampına gönderecek kadar zalim bir arkadaştır. Ama bizi en yakından tanıyan, o yüzden de vazgeçemediğimiz bir arkadaş.
Billie Holiday’in dediği gibi:
“Günaydın kalp acısı,
Oturmayacak mısın?
Beni en iyi tanıyan sensin.”
Sonra depresyon bulaşıcı bir hastalıktır. Depresifleri hemen herkes anında terk eder. Hiçbir şey yapamazsın. Depresyon Efendisinin kahvesine mecbur kalırsın.
Merhaba Depresyon Efendi,
Kestane pişirmeyecek misin?
Benim en kıskanç sevgilim sensin!”

Bir mevsimi bir lafla açacaksak eğer açıl sonbahar açıl edasıyla; Buddha’nın “Acı bilincin taşıtıdır” esas cümledir. Evet, biliyorum bu başka bir yazının konusu aynı zamanda, epeydir içimde dolanıyor üstelik.

Lale ile bitirelim:

“Sonra belki çay içeriz, şansımız varsa yağmur da yağar.
Damlalara huzur yüklemece oynarız.
Benim damlam seninkini alnından öper.
Güzel şeyler olur belki. 
Sen gel bence.”

Çayı koydum, kestaneler sobanın üzerinde. Battaniye her zamanki yerinde. Sen de bana şarkı söyle.

http://www.radikal.com.tr/radikal2/depresyon-efendisi-869525/

By | 2017-11-19T16:33:09+00:00 Kasım 19th, 2017|Categories: Atipik Yazılar|Tags: , , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
En çok sevdiğin oyun neydi çocukken? Yağ satarım, bal satarım benimki! İçinde kovalamaca, şarkı ve mendil var! Saklambaç, renkli istop, seksek, yakantop! Aç kapıyı bezirgan başı… Parka gittiysek o gün; tahterevalli, kaydırak ve salıncak! Gülümsedin mi? Hah, böyle kal diye yahut gülmeye; gel. En azından oyun oynarken durur zaman. Önceyi ve sonrayı unutur insan. En çok sevdiğin oyun ne? Mendil bende var, şarkı da senden olsun. En kötü ebe olursun! Usta da olsam, çırak da… Benimle oynar mısın? Merhaba!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: