Cep telefonu çaldığında sıkıntıyla iç geçirdi. Metro o kadar kalabalıktı ki göğsüne bastırdığı çantasına güçlükle uzandı, telefona ulaşabildiğinde dün gittiği evin hanımının aradığını gördü. Sıkıntısı büyüdü. Cihazı yine güçlükle kulağına götürdü ve alçak sesle “Alo” dedi, sessizce dinledi hanımı, evet, hayır, bilmiyorum, görmedim gibi kısa cevaplar verip cihazı çantasına yerleştirdi. Sıkıntısı kocaman bir top olmuş, sekerek gelmiş ve tam göğsünün orta yerine yerleşmişti. Top dediğin zıplayarak gelir ve giderdi ama bu gitmiyordu, tüm ağırlığıyla oraya çöküvermişti.

Metrodan sonra bugünkü eve kadar yürüdüğünde azıcık nefes alır hale gelmişti ama kapıyı açan evin hanımının yüzünü gördüğünde sıkıntısı daha da büyüdü. Fazla konuşmadılar, gittiği evlerde kahvaltı yapmazdı, bunun hanımlarda memnuniyetsizlik yarattığını fark ettiğinden beri kahvaltısını evde yapıp geliyordu. Ne olacak ki, iki bardak çay, bir dilim ekmek.

Balkonlardan başlardı temizliğe, hele de o balkonda birkaç saksı çiçek varsa iyice keyiflenir, ortalığı yıkarken çiçeklere de göz ucuyla bakar, geçen gelişinden bu yana açan çiçek varsa onlara laf bile atardı. Yine öyle yaptı, pembe sardunya iyice çiçeğe durmuş, kaktüs güneşe doğru boy vermişti; diplerine azıcık su verirken yapraklarını okşadı çiçeklerin.

Sıra pencerelere geldiğinde koca bir kova su hazırladı, son yağan yağmurlar camları iyice batırmıştı, işi çoktu bugün. Salon penceresine giriştiğinde evin hanımının telefonla konuştuğunu fark etti. Şişman bir kadındı hanımefendi. Göbeğinin üzerine ulaşamayan bir şort giymiş, gevşek kollarını açıkta bırakan kolsuz tişörtünü de üzerine salmıştı. Şimdi bir yandan saçlarını bir tokayla yukarı toplamaya çalışıyor, bir yandan da kulağıyla gıdısının arasına sıkıştırdığı telefonda sesini alçaltma ihtiyacı duymadan konuşuyordu. Evet ya, dedi, beş yüz dolar, evet, şimdiki kurla çok para, ne bileyim, rafın üzerine koymuş kocası, ertesi gün bozduracaklarmış, ama dolarlar sanki kuş olmuş, uçmuş, evet, canları sıkılmış tabii, para evin içinden nereye gidebilir ki diyorlar…

Bütün bunları arada bir Sakine’ye göz atarak konuştu, sonra da “Hadi sen işine bak” anlamında bir baş işaretiyle mutfağa geçti.

Öğlene kadar tüm salonu ve camları pırıl pırıl yapmıştı Sakine. Hızlı çalışırdı, az mola verir, molalarda sigarasından birkaç nefes alıp soluklanır, daha sigara bitmeden yine işe koyulurdu. Gittiği bazı evlerin hanımlarından yaşça büyüktü ama hepsine “Abla” diyor, hepsinin değişik isteklerine uymaya çalışıyordu. Bazısı geç gelmesini istiyordu, erken kalkmayı sevmiyorlardı, neredeyse öğlene kadar uyuyanlar vardı, onlar en zorlarıydı, geç gelmesini ama sonra da geç gitmesini istiyorlar, saatin hesabını yapıyorlar, kısa sürede tüm evi bitirmesini bekliyorlardı. Çalışan hanımlar istemeyerek de olsa ona yedek anahtar veriyor ama sık sık telefon edip kaçta gelip gittiğini kontrol ediyorlardı. Şimdiki evin hanımı makul olanlardandı, erken gel, işini bitirince çık.

Hanım kendine bir kahve yapmış, temizlenen balkona kurulmuş, telefonuna baka baka sigara içiyordu. Mutfağa geçti o da. Buzdolabını açtı, ne yiyebileceğine baktı, koca bir tencere vardı ama rafın arkasına itilmişti. Anladı, içinde ne olduğuna bakmadı bile, domates peynir çıkardı, bir dilim de ekmek kesti, aceleyle karnını doyurdu kirli tabağını bulaşık makinesine yerleştirdi. Tekrar işe koyuldu.

Bilekleri yıllardır çalışmaktan kalınlaşmıştı, öyle kalındı ki bazen belediye otobüsünde, metroda bazı kadınların gözlerinin takıldığını fark ediyor, aynı kadınların daha sonra şaşkınlıkla yüzüne bakmalarına tahammül etmeye çalışıyordu. Kocasına büyük bir öfke hisseti birden. Çalışmıyordu kocası, şizofrendi, öyle demişti doktor, ağır ilaçlar kullanıyor, bazen saatlerce hiç konuşmadan boşluğa bakıyordu. İki çocukları vardı, onları düşününce kalbi sevgiyle doldu, oğlan küçüktü, daha ortaokuldaydı, ama kızı bu sene liseyi bitiriyordu. Mezuniyet törenine yeni kıyafet istemişti koca gözlerini kaçırarak. Alacağız tabii, dedi kendi kendine. Suyun içinden bezleri çıkararak kalın bileklerinin tüm gücüyle sıktı. Alacağız, sen merak etme güzel kızım.

Hanımın sesini duyduğunda yatak odasını bitirmek üzereydi. Önce kendisine seslendiğini sandı ama ses yaklaştığında yine telefonla konuştuğunu anladı. Hanım sanki Sakine’ye duyurmak ister gibi yüksek sesle konuşuyor, arada bir de ona göz atıyordu.

Sabah metroda yüreğine çöreklenen sıkıntı yine geldi, göğsünün orta yerine çöktü. Temizliğe gidilen evlerde bir şey kırıldığında ya da kaybolduğunda ilk akla gelenler temizlikçi kadınlar oluyordu hep. Evlerin hanımları gözlerini devirerek: “Şunu gördün mü? Bu nerede olabilir acaba?” diye sorular sorarak durumu anlamaya çalışıyorlar, sorgulamayı da nezaket çerçevesinde yaparmış gibi görünerek güya karşılarındaki kişiyi ezmiyorlardı. Saati umursamadan gece yarısı bile arayıp hesap soranlar vardı. Ama bu sorgulamanın arkasındaki şüphe ve kibri her seferinde fark ediyor, bir yandan kocasına kızarken elindeki bezleri daha bir hırsla sıkıyordu.

Yine öyle yaptı, elindeki bezi tüm kuvvetiyle sıkıp iyice suyunu çıkardı, çocuk odasının kapısını silmeye başladı. Bezlerin sulu kalmasına da kızarlardı evlerin hanımları, parkede ya da tezgahlarda ıslak bez izi kalmasından yakınır, bir daha böyle yapmamasını tembih ederlerdi.

Son olarak banyo fayanslarını silerken bütün bu hanımların arasındaki haberleşme ağına bir kez daha şaştı. Temizlikçi kadınları birbirlerine hem tavsiye ederler hem de şikâyet ederlerdi. Birini memnun edersen bu diğerlerine de yayılır ama ola ki birinde azıcık da olsa memnuniyetsizlik olsun, hemen diğerlerinin de nedenleri ve sonuçlarıyla haberi olurdu. Bu nedenle dün kaybolan beş yüz dolar haberinin sıkı bir telefon trafiğiyle hanımlar arasında yayılmasına aslında çok da şaşmamak gerekiyordu. Ama işte…

Ütü yaparken yanına geldi evin hanımı:
— Dün Emel’in evinde beş yüz dolar kaybolmuş, haberin var mı?

Şaşırdı Sakine, sorgulama böyle açıkça yapılmazdı pek.
— Evet, haberim var, Emel hanım sabah arayıp haber verdi.
— Gördün mü peki? Beş yüz dolar çok para.
— Doğrudur ablacığım ama ben de görmedim. İnşallah bulurlar.

Evin hanımının gözlerindeki şüpheyi görmemezlikten gelip ütüye devam etti.İçindeki öfke gittikçe büyüyordu. Hem kendine kızıyordu hem de kocasına, onu bu sıkıntıları yaşamak zorunda bırakan kocasına. Eğer doğru düzgün bir işte çalışıyor olsaydı kocası, o da belki evlere temizliğe gitmek yerine sigortalı bir iş bulacak ve böyle sorgulamalar yaşamak zorunda kalmayacaktı.

Abla, diye seslendi salonda oturan hanıma. İşimi bitirdim ben.

Evin hanımı ağır ağır yerinden kalkıp ayaklarını sürüyerek kapıya geldi. Hıh, dedi içinden Sakine, sanırsın bütün işi o yaptı.

— Tamam, ellerine sağlık, önümüzdeki hafta için ben seni arayacağım, belki memlekete gidebiliriz.

Anladı Sakine, hanımlar kendi aralarından telefonlaşmaya devam edecekler ve birbirlerinden aldıkları haberlere göre duruma bakacaklardı.

Sesini çıkarmadı, hanımın uzattığı parayı aceleyle çantasına atıp asansöre bindi. Önümüzdeki haftayı düşünemeyecek kadar yorgundu.

Metro istasyonuna yaklaştığında bir ağacın gölgesine sığındı. Usulca çantasını açtı, aceleyle tıkıştırdığı paraları cüzdanındaki dolarların yanına yerleştirdi. Acaba kurun yükselmesini mi bekleseydi?

Göğsünü dikleştirdi sonra, burnunu havaya kaldırdı, istasyona girdi.