Bas Paylaş Sallan Yuvarlan | Deniz Pekgenç

Fotoğrafta üzüm, peynir, galeta var, bi’ şarap eksik! Birden öfkeleniverdi.

— Bir şeyi de tam yap ya! Bir şeyi de tam yap! Bari basmasaydın, “paylaş”a ne basıyorsun!

Kendi kendine konuşmayı alışkanlık haline getirmişti son, hım, nereden baksan dört beş aydır. İlaçlardandı hep, hormon yüklemesinden. Hastalığı yetmezmiş gibi, üstüne abisini trafik kazasında kaybetmesinden. Beyni de hata vermeye başlamış, vücut yeniden başlat komutunu reddetmiş, kan dolaşımı iyiden iyiye yavaşlayıp, televizyonun karşısındaki kahverengi yumuşak koltuğa oturup kalıvermişti.

Telefon sağ elinde, sol eliyle peynir kesiği şeklindeki tabağa, bir İtalyan şefi edasıyla titizlikle dizdiği peynirlerden alıp atmaya başladı ağzına. İnsanlar eksik bulacak, beğenmeyeceklerdi koyduğu fotoğrafı işte. Şarapsız peynir tabağı nerede görülmüştü? Suya banıp mı yiyorsun, diye alay ederlerdi. Güzelim parmesan peynirinin yanına çay demleyecek herhalde, yazarlardı. Ne o paran mı bitti, bir şişe göndereyim istersen evine, adresini versene, diye taciz ederlerdi! En iyisi, yorum seçeneğini kapatmaktı, kimse yorum yapamazsa, en azından, zaten bozuk olan morali yerlere serilmez, bu geceyi de atlatabilirdi.

Sessiz evde yankılanan kapı ziliyle irkildi.
— Ay, bismillah, kim bu saatte?

Kapısı yalnızca sabah ve akşam saatlerinde çalınırdı. Sabahları annesi uğrar, kızıyla uzun uzun konuşur, nasihat eder, bir iki saat oturur, suratı beş karış, kapıyı ardından çarpıp giderdi. Kilo vermeyi çok kolay sanıyordu. Boru değil, altmış kilo almıştı, on beş ayda tam altmış kilo! Kaç tane on eder altmış, biliyor muydu? Tam tamına altı tane on ederdi! Her sabah bir saat yürüseymiş de, biraz yediklerine dikkat etseymiş de, bu kadar alkol tüketmeseymiş, televizyonun karşında otururken belini sağa sola oynatsaymış, arada kalkıp arkadaşlarıyla buluşsaymış da, miş miş de mış mış, o zaman hem kilo verir hem de havası değişirmiş, eksisi gibi şen şakrak olurmuş! Neredeymiş eski kızı, neredeymiş o annesinin güleç yüzlüsü! Gömmüşmüş kafasını telefona tablete, neymiş o efendim sosyal medyaymış, paylaşımmış, bunlardan ne anlıyormuş, eline ne geçiyormuş?! Tabi, onun yerinde değildi annesi. Anlamıyordu, anlayamazdı! Ay, neyse, işte, akşamları da ya yemek siparişi gelir ya da annesinin talimatıyla, kapıcı, bir ihtiyacı var mı diye çalardı kapıyı. Ama bu saatte? Tedirgin adımlarla kapıya yöneldi.

— Kim o?
Çelik kapının soğuğu göğsüne değdi, ürperdi. Delikten baktı. Kimse yok! Yürümesi de yavaştı ya, bir beş dakikasını alırdı uzun karanlık koridordan geçip kapıya varması. Acaba, gelen, kapı açılmayınca gitti mi? Meraklandı. Heyecanlandı. Sürgüyü çekip, aralıktan baktı, hala kimse görünmüyordu. Çarpma sesini duyunca eğilip kapının dış koluna baktı. O da ne, bu siyah torbanın da ne işi vardı burada, kim bıraktı şimdi bunu, neden bıraktı, daha da önemlisi içinde ne var? Duraklatma düğmesine basılmış gibi kalakaldı. Neden sonra, elini uzatıp hızlıca çekip aldı, kapattı kapıyı, koşarak gitti odaya. Alnındaki teri sildi. Torbanın içinden çıkanlara gözleri inanamıyordu, bir şişe kırmızı şarap ve pembe bir not. “Peynir tabağını görünce kırmızı şarabın uyumlu olacağını düşündüm, içerken fotoğrafını çekip sayfana koyarsan beğendiğini anlarım. Afiyet olsun!” Üç kere içinden, üç kere sesli olarak okudu, hala inanamıyordu. Kim göndermiş olabilirdi? Sapık mıydı? Birileri onunla alay mı ediyordu? Evet, evet, eskiden can ciğer olduğu arkadaşları, şimdi onun ne kadar çirkinleştiğini herkes görsün diye, kadehle fotoğrafını çektirip, onu rezil etmek istiyorlardı işte, evet, evet, küçük düşürmek istiyorlardı. Ne de olsa içten içe kıskanırlardı. Elli kiloyken kalçalarını saran mini deri etekle peşinden koşan erkeklere, şimdi görün bakın, patates güzeli oldu o dik popolu Aleyna’nız, diye eğlence çıkartmak istiyorlardı kendilerine. Yok canım! Koz vermem elinize sizin. İncecik belimin, çıkık kalçalarımın, dümdüz karnımın hayali kalacak arkamdan dönüp bakanların akıllarında.

Fotoğraf koymadı Aleyna ama şarabı içti, hem de tüm şişeyi. On kilo almasının ardındandı eve kapanışı, yirmi kilo eklenince telefonlara dahi çıkmamaya başlamıştı, vücudunu tanıyamaz hale gelince, ruhu da çökmüş, hiçbir şeyle ilgilenmez olmuştu. Devamsızlıktan kovulduğunu bildirir ihtarat gelmişti evine, hala bıraktığı yerde duruyordu. Temizlikçi kadın, resmi kağıttır diye ellemiyordu.

Her Cuma film gecesi, diğer günler baştan sona dizi kuşağıydı. O Cuma da rutinini bozmadı. Romantik ya da dram, gereksiz yere ağlamasına sebep oluyor, korku ya da gerilim izlediğinde uyuyamıyordu, en iyisi fantastik olanlardı, en azından iki saatliğine de olsa bambaşka bir Dünya’daymış gibi hissediyordu. Seçtiği filmin kirala butonuna bastı, başlattı, iki dakika sonrasında ilgi çekici bir görüntüde durdurdu, ekranın fotoğrafını çekip, Cuma eğlencesi etiketiyle paylaştı. Adamın kanatları kürek kemiklerinden çıkmış, gökyüzünden düşen yıldırımı yere çarpmadan yakalamak için havalanmıştı ki, kapı çaldı. Aman ya, tam da en güzel yerindeydi, kimdi yine bu saatte? Sallan yuvarlan kapıya varınca yine bir siyah torbayla karşılaştı. İçinden ne çıksa beğenirsin? Kırmızı cam bir kase, üzerine özenle örtülmüş kağıt havlunun altından mis gibi tereyağı ile çıtır çıtır tuz kokusu! Daha da var ya, bir beş dakika önce içinden geçirmişti, patlamış mısır da ne iyi gider şimdi diye, tabi üşenip kalkmamıştı yerinden yapmak için. Kimdi peki bu torbaları kapısına asıp duran? Kaseyi torbadan çıkartıp eliyle torbanın dip köşe her yerini taradı, küçük kağıt parçasını buldu, “Eğlencenin tadı tuzu olsun istedim. Keyifli seyirler. Notumu okuduğunu anlamam için fotoğraf paylaşırsan sevinirim”. Hımm, pekala, gıcık kıskançlar olamazdı bu notu yazanlar, dalgasına da değildi sanki. Bir fotoğraf koysa, evet, evet, bir fotoğraf koymaktan bir şey olmazdı. Kaseyi eline alıp ekranın önünde tuttu, fotoğrafını çekip, hikaye kısmında paylaştı, ne de olsa profiline film karesi koymuştu, bir kez daha oraya koyamazdı. Bu instagram çılgınlığı, kendini ev hapsine aldığında başladı. Hiçbir zaman kendisini koymazdı ama, kiloları gözükmemeliydi! Evin içinde yaptıklarını paylaşır, onu takibe alanlarla mesajlaşır, böylece kendince bir sosyalleşme içine girerdi. Başka da çaresi yok gibiydi, tüm arkadaşlarıyla iletişimi kesmişti.

Kahvaltı hazırlayıp yarısını, internetten aldığı süslü tepsilere koyup fotoğraf çekmeler, öğle yemeği pişirirken kaydedilen videolar, kahve molası hikayeleri, diziler, filmler, dergiler, internet alışverişleri derken geçip giden birbirinin tekrarı günlerden bir gün, çikolatalı kekin tam da fırından çıkma anını paylaştıktan yarım saat sonrasında, yine kapı çaldı. Paspasın üzerinde karton bardakta sıcacık sütlü kahve, üzerinde kötü bir el yazısı ile “Bir gün yaptığın kekten tatmayı, karşılıklı kahve içmeyi çok isterim. Şimdilik, sana afiyet olsun” notu. Ağzı, bir değil beş karış açık kalmış, okuduğunun etkisinden tüm gün kurtulamamıştı. Valla da dalga geçmiyordu kimse, önceden tanıdığı biri de olamazdı bu, gerçekten bir hayranı mı olmuştu yani şimdi? Allah’ım, hem de onunla tanışmak, görüşmek, karşılıklı kahve içmek istiyordu! Cezalıydı ayna, siyah kumaşla örtülüydü. Affedebilir miydi? Bir ileri iki geri gitti çekti örtüyü, istemsizce hayır dedi yüzü, bu sen değilsin, bir çığlık zincirlerini koparıp çıktı ağzından, hayır! Bir de bu koku vardı, bütünleştiği ya da yok saydığı. Bu halde değil biriyle buluşmak, kapının pervazından adımını atamazdı. Aman canım, boşver, unutur, vazgeçer zaten, hiç uğraşamam hayranlıkmış, tutkuymuş, arzuymuş!

Sonraki hafta çay fotoğrafının ardından gelen dumanı üzerinde simit, birkaç gün sonra kitap paylaşımıyla beraber gelen bir dal kırmızı gül, akşamına bir de baktı ki asansörde, kafasında tüm yüzünü örten kapüşonu, yürüyor sokaklarda. Yemekler üç çeşitten ikiye düştü, sevdiği renkli kalemlerin siyah torba içinden çıkmasıyla. Ama o mumlar, ah o mumlardı, spor salonuna yazılmasına sebep! Ayaklarının üşüdüğünü yazdığı günün akşamında gelen pofidik ayıcık terliklerdi, takip eden gün alışveriş merkezine gidip birkaç makyaj malzemesi aldıran. Küçük hediyelerin, kimi zaman torba içinde kimi zaman hediyeliklerin üzerinde gelen notların, ardı arası kesilmiyor, tanımadan, resmen aşık olduğu o adamla tanışma isteği giderek büyüyordu. İki ayda on beş, dört ay sonra ise tam yirmi beş kilo veriverdi bile. Besili bir tavuğun gökyüzüne yükselip bulutlara doğru kanat çırpması gibi bir şeydi bu, evet, aynen öyle! Hafifledi, hızlandı. Eminim senin kokun tüm parfümlerden daha güzeldir, notuyla gelen küçük şişe, klavye başına geçirip Aleyna’yı, otuz altı beden ne varsa aldırdı, motivasyonunu tavan yaptı. Yirmi kilo daha verip cildi de parlamaya başlayınca, ilk defa bir selfie çekip koydu. E, artık hayalet aşkı, yüzünü görmeyi hak etti yani. Beş kilo daha verince, tabletine, yer saat söyle kek hazır kahveler senden, yazacak kocaman bir gülümsemeyle tabletiyle yanak yanağa bir selfie çekip paylaş butonuna basacaktı.

Hedefe iki kilosu kalmıştı ki, spor sonrası keyfi, etiketiyle paylaştığı portakal suyunun ardından kapı çaldı. Koşarak gidip kapıyı açtı, bir çita kadar olmasa da hızı geri gelmişti, merdivenlerdeki gölgesini yakaladı hayaletin. Işık hızıyla gidip geldi düşünceler kafasında, peşinden mi koşsa yoksa iki kiloluk bir zaman daha beklese mi? Seri bir ayak hareketiyle paspası pervaza doğru ittirdi, merdivenlerden ikişer üçer atlaya zıplaya gölgeye yetişti.

Gölge üç kat aşağıda on iki numaralı dairenin kapısından girdi, kapı ardından kapandı. Aleyna’ya deli gücü geldi, az kalsın kapıyı kıracaktı ki, annesi açtı. Bir hışımla koridordan geçip oda oda dolaştı, babasının çalışma odasında durdu, derin bir nefes aldı. Masada, pembeli mavili küçük not kağıtları, renkli kalemler, sevdiği yazarların kitapları, en sevdiği markalardan tişörtler, bir çift spor ayakkabısı, ipek bir şal, üzerinde komik figürler olan bir su matarası, iki şarap kadehi, bardak altlıkları, küçüklü büyüklü ne varsa hepsi dizilmiş asker gibi. Yerde siyah torbalar, tabi ya, çocukluğunda Tipi Tip aldığı bakkal amca, alkol şişeleri gözükmesin diye tek tip siyah torbalar kullanırdı artık, annesini de çok sever, sayardı.

Annesi, kopya çekerken yakalanmış bir çocuk gibi kafasını öne eğmiş, cezasına razı gibi ellerini önünde kavuşturmuş, sessizce bekliyordu. Aleyna, tuttu pamuk ellerinden, öptü, koydu yanağına usulca.

— Teşekkür ederim!

 

 

Not: Öykü, Gamlı Baykuş Dergisi’nin Ekim-Kasım-Aralık 2017 – 5. sayısında yayınlanmıştır.

By | 2018-01-21T20:48:57+00:00 Ocak 21st, 2018|Categories: Öykü|Tags: , , , , , |2 Comments

About the Author:

avatar
Kendi halinde bir kadınım, ara sıra yazıp çizen işte. Her Mevsim Deniz dedim kendime, mevsimsiz yaşıyorum hayatı çünkü. Aşık olmak için baharı beklemiyorum mesela ya da depresyona girmek için kışı! Dostlarla olmaksa en büyük keyfim ve işte ondandır ki Teneffüshane’deyim! Siz de hoşgeldiniz.

2 Comments

  1. avatar
    Anonim 7 Şubat 2018 at 18:12 - Reply

    Bence çok güncel bir soruna parmak basmış bu öykü. Günümüzde karınları belki gereğinden fazla tok ancak kalpleri sevgiye aç pek çok genç var maalesef. Annelerin yavrularının iyiliği için pes etmeyişi de evrensel bir tema. Eline kalemine sağlık.

    • avatar
      Deniz Pekgenç 11 Şubat 2018 at 12:38 - Reply

      Teşekkür ederim 🙂 Bizi bizden çok düşünenen annelerimiz iyi ki varlar…

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: