Betonya | Sema Saka

Donuk yüzlerle dolu alışveriş merkezinde kıyametler kopuyordu işte kopabildiği kadarıyla. Tek tonda atılan çığlıklar, yıkılan duvarlar, kırılan camlar, şoka girenler, dona kalanlar… Girdikleri şoku çabuk atlatanların ellerindeyse birer telefon, selfie çekilme çabası içinde olanlar mı dersin, yoksa instagramda “ben şok” etiketiyle dudak büzüştürüp hikaye paylaşanlar mı? Sıradan, sanal bir gündü yani. Korkular bile hissedilmez olmuş, sadece anlık oluşan duygularda dahi mimiksiz, kaskatı kesilmiş yüzlerle doluydu her yer. Çünkü beton binaların içindeki ruhlar matlaşmış, gerçekliğini kaybetmişti zamanla.Mahmut ise nasıl geldiğini bilemediği bu taş yığınının içinde, korkuyla sağa sola kaçışan hayvan kalabağından ürküp yürüyen merdivene doğru bir adım atmaya çalıştı, olmadı. Bu kez ters yöne doğru dönmek istedi ama olduğu yerde kapana kısılmış fare gibi sıkışıp kalmıştı. Hiç bir yöne doğru hareket edemiyordu.

Bu sırada Kamil, her zamanki alıklığıyla olup bitenlere aldırmadan, alışveriş merkezinde hayran hayran bakınıyordu etrafa. Neler yoktu ki? Parlak kumaşlar, ipek şallar, renk renk rujlar, yılan derisi ayakkabılar… Tam karşısındaki vitrini görünce nutku tutuldu. Aman tanrım o da nesi? Işıl ışıl parıldayan takılar, büyülemişti Kamil’i. Tıpkı o günkü güneş kadar parlaktılar çünkü! Gözlerini heyecanla kırpıştırıp seslendi.

“Ay Mahmut abi, inanmıyorum yaa.. Bak ne gördüm burda?”

Mahmut, ıslak tuvalet terliğiyle Kamil’in ağzının orta yerine vurmak istedi o anda. Sen sabır ver yarabbiii! Ben bu taş yığınının içinden nasıl kurtuluruz diye düşünürken, şu gerizekalının derdine bak! Kim bilir ne gördü yine? Zaten buradaki hayvanlar bizi görünce kaçışmaya başladı. Ortalık kıyamet yeri gibi! Neyse… Sabır… Dişlerini sıkıp, sinirine hakim olmaya çalıştı.

“Kesin yılan derisinden bir şeyler görmüşsündür, ne göreceksin başka? Pek hevesliydin zaten. Tanıdık biri çıkmasa bari onların içinden!”
“Ay kız tanıdık çıkar mı gerçekten yaa… Az önceki çantayı Yılan Aynur’un derisine benzetir gibi oldum zaten. İçim bir tuhaf oldu. Benzetmişimdir bence yaa… Aman boşver Aynur’u da bak bi, bak şu karşıdaki yere. Ne görüyorsun?”
“Üzerine renk renk kıyafet giymiş, sağa sola kaçışan hayvan sürüsü görüyorum. Hem de iki ayaklı.”
“Onları demiyorum yaa. Vitrine bak, vitrine!”

Mahmut, vitrinin orta yerinde ışıl ışıl parıldayan kolyeyi görünce, beyninden vurulmuşa döndü. En son bu kadar parlak bir şeyi, gökyüzünde görmüşlerdi. Yoksa bu kolye de onlar gibi o zamandan mı gelmişti? O günü hatırladı. Nasıl unutabilirdi ki? Yüreği burkuldu. Geçmişe ait bir özlemle gözleri dolmuştu sanki!

Bundan altmış beş milyon yıl öncesinin bunaltıcı bir yaz günüydü, çok net hatırlıyordu. O zamanlar dinazor olmak bugünkü gibi korkunç değildi tabi. Etraf yemyeşil ginkgo ağaçlarıyla çevriliydi. Aahh ahh… O güzelim ginkgolar… Çayırda çimende, börtü böcek cirit atarken, sohbet ediyorlardı Kamil’le .

“Kamil, şu ginkgoya bayılıyorum. Üç öğün yesem, bıkmam doğrusu.”
“Kız Mahmut abi, onun dışında bir şey yemiyoruz ki zaten!”
“Biliyorum oğlum ya, laf olsun diye söyledik. Çok sıkıldım monotonluktan. Güneş desen ayrı dert. Resmen sıcaktan beynim haşlandı. Hiç kendimde değilim bugün.”
“Ayol bu monotonluk, beni de çok bunaltıyor abi. Her yer yemyeşil. Misal değiş tokuş merkezi gibi bir yer olsa, gider yılan derisinden bir şeyler alırdık kendimize ne güzel!”
“Değiş tokuş ne oğlum? Hem kendi derin yetmiyor mu sana? Ne diye milletinkine özenip duruyorsun!”
“Ne bileyim abi, aklıma geldi öylesine… Ama düşünsene parıl parıl parıldayan bir derim olsaydı şu güneş vurdukça, fena mı olurdu? Ayhhh sıcak da iyice baydı zaten. Valla içimde bir sıkıntı var. Kesin kötü bir şey olacak bugün, bak görürsün!”

Mahmut geçmişin hayalinde gezinirken, bugünün gerçekliğinden kopmuştu iyice. Alışveriş merkezinde attığı her adımda, duyulan çığlıklar daha da artıyordu. Zemin katın orta yerinde mahsur kalmışlardı Kamil’le. Çünkü ikisi de o kadar kocamandı ki zemin katta durdukları halde, neredeyse binanın üçüncü katına ulaşıyordu kafaları. Mahmut farkında olmadan sağına dönmeye çalışınca, kuyruğu cam korkuluklara çarpıp her yeri cam kırıkları içinde bıraktı. Hatta o sırada bu anı kameraya çekmeye çalışan hayvan zannettiği insanlar, korkuluklardan düşmemek için zor kurtardılar kendilerini. Mahmut’un aklı ise hala geçmişte kaldığı için, o günü sayıklamaya devam ediyordu hayal dünyasında. Eskiyi hatırlarken bir an için yüzü ekşidi.

Kamil’in altıncı hissi kuvvetliymiş meğer. Ben de pisboğazlığına vermiştim sıkıntısını. Ulan ağzı hiç boş durmuyordu ki! Konuşurken sağa sola salyalı ginkgo yaprakları saçılıyordu hep. Midem kalkıyordu o bir şeyler yerken. O gün de iyi bozmuştum onu ama yine anlamamıştı saf!

“Gazdır gaz o içindeki sıkıntı. Ağzın hiç boş durmuyor ki! Dünyanın bitki örtüsünü tükettin sabahtan beri yiye yiye.”
“Kızzz vallaha mı diyorsun ya, biter mi o kadar çabuk?”
“Sen sabır ver ya rabbiii! Kamil zaten halim yok, yorma beni abicim.”

Kamil, yine ne demek istediğimi anlayamadığı için boş gözlerle bakmıştı bana. Sonra biraz daha ginkgo yapraklarından yemeye devam etmişti iğrenç iğrenç. Onun midesinde hiç dolmayan bir boşluk vardı nedense…

Mahmut geçmiş zamanda gezinedursun, Kamil de alışveriş merkezinde kaybetmişti kendini heyecandan. Kırılan vitrin camından aldığı kırmızı ipek şalı ön ayaklarıyla tutup boynuna atmaya çalışıyor, parlak turuncu kemeri ön ayağının bileğine takmaya uğraşıyor, bir yandan da bu rujların bana göre büyük olanlarından var mıdır, diye düşünüyordu. Allahtan Mahmut’un sırtı dönüktü de görmüyordu onun bu alışveriş çılgınlığını. Her iki dinazor da kendi alemine daldığından, etraflarında beliren güvenlik çemberinden bihaberlerdi. Alışveriş merkezinin üzerinde çoktan askeri helikopterler uçuşmaya başlamıştı bile. Özel tim her noktayı sarmış, bu iki dinazoru etkisiz hale getirebilmek için planlar yapıyordu. Özel getirilen koca koca vinçler ve dinazorlara nişan almak üzere hazırlanmış narkotik ilaçlar dolu silahlar, halihazırda bekletiliyordu. Mahmut ise başı önüne eğik, kendi kendine sayıklıyordu ha bire…

Ahh ahh, ne güzeldi be o zamanlar… Meğer biz kıymetini bilememişiz. Her yer yemyeşil rüya gibi bir ovaydı. Masmavi gökyüzünde, bembeyaz pamuksu bulutlar vardı mis gibi… Milyon sene sonrasının haline bak! Her yer taş, beton… Bunun nedeni bizim Kamil’in iştahı değildir herhalde? Yok be baksana şu iki ayaklı hayvanlara… Poşet poşet almaya doymuyorlar bir türlü. Dünya poşete girse, onu da alıp götürürler kesin. Bunlardaki bu iştahın yanında, devede kulak kalır Kamil’in iştahı ya, hadi neyse…

Buraya nasıl geldiklerini hatırlamaya çalışıyordu ama koca bir karanlıktan başka bir şey yoktu zihninde. Önce gökyüzünde güneşten bile parlak bir ışık görmüşlerdi. Sonra Kamil’in dilek tutma hevesi sarmıştı ortalığı. Tek tek hatırlamaya çalıştı o anları…

“Aaa Mahmut abi, gündüz gözü yıldız kayıyor baksana. Dur bir dilek tutayım da boşa gitmesin bari.“
“Yürü git işine oğlum ya, öğlen vakti yıldız mı kayar!”

Kamil gözlerini kapatıp mutluluk içinde, acaba ne dilesem diye düşünürken, ben de şu yılan derisi kıyafete kafa yoruyordum.

“Oğlum Kamil, yılan derisini üzerine giymek nedir lan? Vahşet oğlum, düşünsene birileri de dinazor derisini beğenip giymek istese! Mesela ben senin derini üzerime giysem, Kamilim diye severim artık kendimi… Tövbeee…”
“Senin derini beğenip giyersek de, Mahmut abimmm diye severiz kendimizi di mi abi?”

Allah belanı versin Kamil, niye basmıyor senin bu kalın kafan, diye patlamıştım sonunda. Kamil ise hala gözleri kapalı umut içindeyken, ben sinirden dişlerimi sıkıyordum ha gayret. Dünyanın dengesini biz mi bozduk acaba? Hadi lan! Olabilir mi böyle bir şey gerçekten? Çünkü o içinden dilek tuttuğu sırada, ben de ona bela okuyordum. Hatta o kadar çok bezmiştik ki her şeyden, gittikçe yaklaşan ışığın ateş topuna dönüştüğünü farkedemedik bile. Sonra korkunç bir gürültü… Evet, doğru ya… Sarsılıyordu her yer, zangırdıyorduk resmen. Yeryüzü bizim Kamil’den daha dengesizdi yani. Herkes kargaşa içinde kaçışırken, biz korkuyla birbirimize bakakaldık. Tam o sırada onun kalın kafasına, sarsıntının etkisiyle bir yerlerden kopup gelen taş yığını isabet etmez mi? Çarpmanın etkisiyle koskoca dinazor, dili dışarda olduğu yere yığılıverdi. Ama yüzündeki o aptal gülümseme değişmedi tabi. Onu öylece görünce, içimden ‘bu mal kesin dilek tutmaya devam ediyordur allah bilir’ diye geçirdim, yalan değil. Ama bir taraftan da yanına gidip yardım etmek istedim. Ne mümkün! Ayaklarımın altındaki yer, tramboline dönüşmüş gibi hiçbir yere adım atamadan, olduğum yerde zıp zıp zıplıyordum sürekli. Ben kanguru gibi zıplamaya devam ederken, Kamil’in kafasından seken taşlar, geldi burnuma çarptı sertçe. O anda dünyanın fişi çekilmiş gibi, etraf karardı aniden. Zaman kavramı yok oldu. Abuk sabuk titreşimler mi oluyordu yoksa bana mı öyle geliyordu anlamayadım bir türlü. Sessizlik giderek ürkütücü bir hal almaya başlayınca, korkudan yaprak gibi titredim.

“Şişştttt oğlum Kamil, nerdesin? Öldük mü lan bu ne sessizlik?”

Kamil’den ses seda çıkmadı. Harbiden belamızı bulmuştuk. Ne diye etmiştim ki o uğursuz lafı! Yoksa Kamil malı haklı mıydı? O parlak ışık, kesin mucizeydi oğlum. Ama dilek dilemekten aciz iki bezgin dinazor, resmen yaşadığımız zamanın sonunu getirdik.

Mahmut, olan biteni tekrar gözden geçirince, Kamil’e haksızlık ettiğini farketti. Onu hiç ciddiye almamıştı bu zamana kadar. Çünkü biraz salak olduğunu düşünüyordu. Sonra düşünmekten de utandı. Kendini affettirmek adına, iki çift tatlı söz söylemek için sevgi dolu bir yürekle arkasını dönünce, bu defa tuvalet terliğiyle değil bizzat ıslak tuvalet fırçasıyla kafasına kafasına indirmek istedi Kamil’in. Çünkü bizim çılgın dinazor, bir ayağı yürüyen merdivenin yukarı çıkanında, diğer ayağı ise aşağı ineninde olmak üzere bacaklarını pergel gibi açıp eğleniyordu kendince. Mahmut’un gözünü öfke bürüdü ve işte yine ağzından o uğursuz söz çıkmıştı bile.

“Allah belanı versin Kamiiiilllll!!!”

Ağzından çıkanı kulağı duydu duymasına da, artık çok geçti. Sanki herkes bu cümleyi bekliyormuşcasına, çok hızlı gelişti her şey. Önce alışveriş merkezinin cam tavanı patladı. Sonra içeriye karadul gibi, iplerle aşağıya sarkan kapkara insanlar indi. Ellerindeki silahlarla ha bire ateş ediyorlardı. Neyse ki silahlarındaki mermi değil, narkotik ilaç dolu iğnelerdi. Kamil hayal kırıklığıyla baktı Mahmut’a.

“Ay kız Mahmut abi, ne yaptın yaa? Yine belamızı bulduk gördün mü?”

Mahmut kendini mahçup hissettiğinden, arkadaşının yüzüne bakamadı. Başını öne eğdiği sırada alnının orta yerine, açılan silahlardan isabet eden bir iğne saplandı. Sonra bir tane daha… Bir tane daha… Başı dönmeye, gözleri kararmaya başlayınca, can havliyle Kamil’i aradı etrafında. Tabi ki yine dili dışarda, yüzünde mutlu bir ifadeyle yerde yığılı yatıyordu. Havada uçuşan ışıklı iğneleri, yıldız sanmamıştı inşallah. Etraf iyice karardı. Koca bir karadeliğin içine doğru sürüklendiğini hissetti. Kendini yere doğru bırakırken, düşünmeye çalışıyordu. Dejavu dedikleri böyle bir şeydi herhalde!

İki dinazor gözlerini açtıklarında koca bir tıra yüklenmiş, demir kafesin içinde buldular kendilerini. Mahmut o taş yığınının içinden kurtulduğuna sevindi önce ama bu defa da demir parmaklıklar içinde hapsolmuşlardı. Sorsan medeniyet vardı, demokrasi vardı. Herkes özgürdü. Hani? Özgürlük bunun neresindeydi şimdi? Ya taş yığınının içine hapsoluyordun, ya da demir parmaklıklara. Taş devri bile daha iyiydi be. Dünya bitmiş, Betonya olmuştu resmen. Neyse en azından dışarıyı görebiliyordu şu an, havadardı. Özgürlüğün de bir sınırı vardı demek ki!

Kamil’in hayal kırıklığını anlatmaya gerek bile yoktu. Yüzünden düşen bin parçaydı. Demir kafesin parmaklıklarından ön ayaklarını dışarı çıkarmış, üzgün üzgün şehre bakıyordu. Yeşil renk, gelecekte kullanılmıyordu galiba. Çünkü nereye baksa, tek renk görüyordu. Her yer griye boyanmış gibiydi. Bu zamanı, başka türlü hayal etmişti oysa ki! Satın alırsan her şey çok renkliydi… Evlerin içi, dolapların içi… Ne istersen vardı, çeşit çoktu anlayacağın. Ama çiçekler tek renkti. Gülmek tek ton… Bu muydu yani? Alışveriş merkezinin etrafında siren sesleri yankılanırken, oradaki hayvanları izliyordu bir yandan. Herkes tek tipti.

Kamil anlayamıyordu tabi ama, tek tip olmanın yanında hep aynı şeyleri yapıyorlardı bir de… Mesela ellerine yapışan telefonlarıyla son gaz, instagramda hikaye paylaşmaya devam ediyor, Facebook’tan “güvende” olduklarını bildiriyorlardı. O kadar medeni bir Betonya’ydı işte, düşünün. Hayat yenmiş, yutulmuş, hatta sindirilmiş ve gelen like’ların peşine düşülmüştü artık.

Dışarıdaki kalabalığın içinde bir bağırtı koptu birdenbire. İnce tiz sesli bir adam, kafeslere doğru öfkeyle kalabalığı yararak yürüyordu. Kafesin yanına iyice yaklaştığında, sesinin boyundan büyük olduğu anlaşıldı. Üzerinde yılan derisi bir ceket, altındaysa bej renk ve yine deri bir pantolon vardı. Ayağındaki son model ayakkabılar da, kesin timsah derisiydi. Yani hayvanat bahçesinden bozmaydı hali. Kafesin yanına geldiğinde, dinozorlara bakarak anlamsızca bağırmaya devam etti.

“Kız Mahmut abi, bu hayvan bana mı sataşıyor ayol? Ne cins olduğu belli de değil zaten, baksana şuna! Ay paralarım ben bunu yaa!”
“Kamil sakin ol oğlum. Zaten başımız yeterince dertte. Sen uyma ona boşver.”
“Ay yok kız, bak bi böyle tarz falan giyinmiş, geçmiş karşıma düşman çatlatır gibi. Ayol ben bunu çıtır çıtır yerim yaaa…”
“Ya saçmalama abicim. Ne geldiyse başımıza, senin şu vahşet dolu kıyafetler yüzünden gelmedi mi? Senin derin mis gibi oğlum. Vahşi misin be? Artık vazgeç şu sevdadan!”
“Ay Mahmut abi haklısın kız… Ben vahşi miyim ayol? Tövbe bismillah, istemem bir daha, doğru söylüyorsun. Ama şu sivrisinek gibi vızıldayan hayvan çok sinirimi bozuyor. Ağzımdan bi kaza çıkacak bak!”

Bu sırada car car bağıran adam el kol hareketleri de yapmaya başlamaz mı? İyice gaza gelen Kamil’in, ön ayaklarıyla demir parmaklıkların arasından adamı yakalayıp yutması bir oldu.

“Naptın oğlum ya, o hayvan bu taş binaların sahibiydi. Şimdi biz sittin sene kurtulamayız buralardan.”
“Kızzz sahi mi diyorsun yaaa?”

Kamil tükürmeye çalıştı ama olan olmuştu artık. Tükürük bile çıkmıyordu ağzından. Başını kaldırıp yukarıya doğru baktı. Hava iyice kararmış, yıldızlar kaplamıştı gökyüzünü. Keşke bir yıldız kaysa da dilek dilesem diye içinden geçirirken, gerçekten bir yıldız kaydı. Kamil gözlerini patlatıp ne kadar salak olduğunu düşündü. Ama neyse ki Mahmut vardı. Aynı anda gökyüzüne bakmışlardı. Mahmut önce derin bir nefes almış, sonra gözlerini kapayıp bir dilek tutmuştu bile. O anda alışveriş merkezinin etrafındaki saksılara dikili, son kalan ağaçlardan gelen güçlü bir esinti oldu. Yapraklar hızla titremeye başladı.

By | 2018-03-18T20:47:39+00:00 Mart 18th, 2018|Categories: Öykü|Tags: , , , , , , , , , , , |1 Comment

About the Author:

avatar
Bu içerik, ‘Konuk Yazan’ tarafından yaratılmıştır. Teneffüshane'ye konuk olan dostlarımızın yazı ve paylaşımları “Konu Komşu” adıyla sitemizde yayınlanmaktadır. Siz de yazınızın Teneffüshane'de yayınlanmasını isterseniz öykü, atipik yazı, kültür-sanat-seyahat yazılarınızı ve şiirlerinizi bilgi@teneffushane.com ve editor@teneffushane.com adreslerine gönderebilirsiniz. Editör onayından geçen yazılarınız Teneffüshane'de yayınlanacaktır. Keyifli okumalar!

One Comment

  1. avatar

    […] bir eklenmeli öykü dizidir. İlk öykü Betonya‘ya Öykühane‘den ya da doğrudan http://teneffushane.com/teneffushane-oykuhane-betonya-sema-saka/ ulaşabilirsiniz. Üçüncü öykü ise çok yakında […]

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: