25 Şubat 2019 pazartesi günü telefonuma peşi sıra mesajlar geldi:

“Seni etiketlemeyi unuttum”

“Ama cevabım sitede”

Bu mesajlardan sonraki 20 dakika gerçekleşen yazılı iletişimden çıkan sonuç “acilen yaz, özlettin” idi. 
Bu sonucu çıkartalı 5 dakika kadar olmuştu ki çalıştığım yerde kapının yanında bulunan telefon çaldı. Görüntü itibariyle duvara asılmış telefona benzeyen bu alet, temelde “çaycı diyafonu” idi. 

Seslenen kişi ise çaycı değil, işyerimizdeki güvenlik görevlisiydi. Bizleri eksik bırakmayan kargo emekçilerinden biri gelmiş olmalı. Kapıdaki kargocuyu haber veriyordu. Turnikenin olduğu, özel kartlarla girilen bir yerde çalışıyor olsaydık kargocunun haber verilmesi anlaşılır olabilirdi, lakin öyle değil. 200 dairenin olduğu bir binadayız. Bu dairelerden tahminim %60’ı barınma için kullanılmakta. %40’lık kesim ise barındıkları yere ekmek götürebilmek için orayı günün belirli saatlerinde işgal etmekte. 

Ergenliği atlatır atlatmaz yaşamına dede olarak devam eden benim zihnimde şimşekler çaktı.

 Güvenlik görevlisinin “kargocu geldi” ya da “yemek siparişiniz geldi” demesinin ne kadar gereksiz, gereksiz olduğu kadar da bilinçlerimizde kötü bir tabaka bıraktığını düşündüm.

 Eskiden, hani çok değil en fazla 20 sene öncesinde bayram günlerinde, bayram ziyareti için evden çıktığımız zamanlarda geri dönüşlerde tatlı bir telaşe olurdu. Kapıya bırakılan kartvizitler, not kağıtları toplanacaktır. Böylelikle kimin bayramlaşmaya geldiği öğrenilir ve bir sonraki günün -ya da bir sonraki bayramın- planı ona göre tekrar gözden geçirilirdi.

Yukarıda bahsi geçen %60 gibilerin bayramları şimdi nasıldır acaba? “Efendim bayramlaşmaya geldiler” diyor mudur çaycı diyafonuna sıkı sıkıya bağlı personel? (Ergenliği atlatır atlatmaz dede olduğum için az sonra okuyacaklarınızı yazmak benim en tabii hakkım.) Bunu düşünür düşünmez bayramların eski tadında olmadığını düşündüm. Yoo, “çocukken ayakkabı alırlardı ve o ayakkabı ile uyurdum” lakırdısı değil bahsettiğim. (Kaldı ki o ayakkabı ile uyurdum!)

Artık bayramlaşma adeti yok olmak üzere. Bir koşturmacadır gidiyor, hayat hızlı, şehirler büyük, yapamıyoruz. Yapamadığımızı kabul etsem de itiraf etmem gerekir ki; Dünya’yı kurtarmak üzere olan kahramanın filmin sonunda dövüp trenden attığı kötü adam gibi atıveriyoruz yüklemin içinden A harfini. Yapmıyoruz. 

Sonra aklıma; 1987’den 21. yüzyılın ilk günlerine kadar kullandığımız bir “dil” geliyor. Bu dili sadece 6-7 kişi bilmekte! Halalarımdan Sessiz Gemi yolculuğuna ilk çıkmış olanının evi bizim eve çok yakındı. Arada giderdik oturmaya, oturmak için gitmesek de gelen tabak dolu gönderileceği için un helvası ya da kurabiyenin olduğu tabağı götürmek için ben giderdim. Kapı açılmadığında; gün ışıldadığında yaşlı gözlerle ayrılırdı kapının önündeki terlikler. Bir teki öte tarafa götürülürdü. Bu eylem, bizim aileden birinin gelmediğinin belirtisiydi. Terlikleri o halde görünce bize gelirlerdi…

Yoktu güvenlik, terlik vasıtasıyla iletişim kurabilirdik ama daha güvenliydi o günler… 

Çitlerde çevrili, şehrin tam merkezinde, ulaşımı kolay ama insanlığa ulaşımı zor siteler yoktu. Mahalle vardı, sokak vardı, komşuluk vardı. Teknoloji çok yoktu belki ama insanlığımız güzeldi.