Öncelikle memleket gündemi bu kadar karışıkken bunları düşünüp paylaştığımdan dolayı eleştirilebileceğim için ve bu konuda eylemlerimin süreceğini belirtip, önden diyeceklerimi deyip işi kendimden çıkartmak isterim şahsen.

Kimse kimseyi kandırmasın, kadınlık halleri radyoaktif saldırı, savaş, hastalık dinlemez. Doğamız, cinsiyetimiz neyi gerektiriyorsa her zaman her yerde bu doğrultuda yaşarız. Yüzleşmek istemeyeni anlarım ama yok saymak çok saçma. Kadınlar yaşamın onlara karşı en vahşi, en gaddar davrandığı anlarda bile bu doğayla hareket eder, tıpkı erkeklerin de kendi doğalarıyla yaşamlarına yön vermeleri gibi. Ölmede kalmada kadın, kadındır. Öyleyse, kadınlık hallerini tartışmanın zamanı olmaz.

Gelelim topuklu ayakkabı meselesine. Topuklu ayakkabı ihtiyacı (tamamen benim şahsi fikirlerimden yola çıkarak ürettiğim bir tez) bastıbacak bir hanım teyzenin dâhiyane fikri olmayabilir. Aslına bakılırsa topuklu ayakkabı bence erkek icadıdır (Şeytan değil efenim erkek! Zaten o kadına yakıştırılan çok sevimli bir sıfattır). Dünya erkekler birliğinin, küresel kadın konfederasyonuna tarihsel bir kazığı, bir Truva atıdır. Uğuruna dünya kadar para verilen, “ay benimkiler sayısını bilmediğim kadar fazla valla” dedirten, ünlü topuklu ayakkabı heykeltıraşı değerli sanatçı Christian Loubouttin’i ve keza bir o kadar kıymetli topuklu ayakkabı mimarı Manolo Blahnik’i ikonlaştıran kadın âlemi aslında büyük bir oyunun içinde olduğunu fark etmiyor. Ayaklarımızı yöneten erkek cumhuriyeti üyeleri bunu öyle kurnazca yapıyor ki biz fetişimizin onların alay konusu olduğunu bile fark edemiyoruz. Nasıl mı?

Çoğu kadın en azından hayatında bir gün düğün, dernek sebebiyle ya da en kötü ihtimalle bir empresyonist resim sergisi açılışında topuklu ayakkabı giymiştir. Hanginiz gecenin sonunda bu ıstırap verici deneyimi yaşamaktan memnun kaldı? Aslında dürüstçe itiraf etmek gerekirse topukluluk durumunda kadının içsel yönelimi karşı cins odaklı gönüllü bir güzellik elçiliği yapmaktır.

Peki hiç düşündünüz mü topuklu ayakkabı giydiğimizde birden sırım gibi olan boyumuz, sertleşen popo ve bacak kaslarımız bizi “taş” gibi ve zarif hissettirirken, hareket kabiliyetimizi yarıya düşürmesi, birine ya da bir şeylere tutunarak yürüme ihtiyacı bizi aciz, yardıma muhtaç, naif, zavallı durumuna düşürüyor. Belki de içten içe tarif ettiğim zavallılığı hissettiğimiz için gelmiş geçmiş en büyük yalanı söyler dilimizin bestesi “Yok vallahi benimkiler çok rahat”.

Çok rahat topuklular edinmiş bu hanımlar bir türlü adresi veremez ya da o rahat topuklular bizde nedense pek rahat durmaz. Sebebi açık; rahat topuklu ayakkabısı olan bir evren yoktur. Bu kör olası çok seksi fetiş ürün içinde geçen her on dakika insanı çilekeş rahiplere daha da yaklaştırıyor. Üstelik onlar tanrıları için acı çekerken bizler onun kulları erkekler için üst düzey görevmişçesine acı çekiyoruz. Onun içindeyken güzel yürümek, çektiğimiz acı dudaklarımızdan okunmasın diye samimiyetsiz bir gülücük yerleştirmek, ağrıyan belimizle sıkılaştığı için nereye salınacağını bilemeyen popomuzu dengeli bir hanımefendi uyumuna sokmak da topuklu ayakkabı giymenin gizli kuralları kitabında yazmakta, uymayanlar hemcinsler müessesesi tarafından bir aydan bir yıla kadar kınanmaktadır.

Hesap verin yalancıktan rahat geçinen kadınlar, madem topuklular bu kadar rahat, her düğünde ansızın ortaya çıkan babetler de nesi? Üstelik havalı tuvaletlerinize hiç uymuyorken? Ya da Arnavut kaldırımlı yollarda araya sıkışan topuğunuza şakacı küçük tatlı şey muamelesi yapıp “Hay Allah hiç takılmazdım ne oldu şimdi” havaları takınmalar?

İtiraf edelim güçlü olalım. Topuklular çok can yakıyor, hiç rahat değiller, birkaç saatliğine seksi ve zarif görünme ihtimali için giyip çıkarttığımızda ayaklarımız patatese benziyor. Bu meretin rahatı yok. İsviçreli bilim adamları bile buna bir formül geliştiremedi.

Gururlu kadın evreni, gizli mutabakatına göre, çok para harcayıp azap çektikleri pek çok şeyden biri olan topuklu ayakkabıdan acı çekmeyi de bir onur bildiği için gerçekleri ifşa etmek de bir hain olarak bana düştü. Saygılar.