“Her yıl yitirdiğimiz yüzlerce tarım işçisinin anısına”

Ağustos güneşinin ilk ışıkları dokunduğu mahalleyi aydınlatıyor, tek katlı, küçük evlerin küçük bahçe kapıları yeni bir güne açılıyordu. İşçiler, dünden kalan ekmek kavgası için yarı uykulu gözlerle şeker fabrikasının yolunu tutarken, gece vardiyasından çıkanlar ağır ve yorgun adımlarla evlerine dönüyorlardı.Tren yolunun, tam ortadan ikiye böldüğü işçi mahallesinin erkenci horozları ötüyordu. Çok uzak yollardan dumanını savurarak, simsiyah bir ejderha gibi gelen sabah katarının keskin düdüğü ve raylardan geçerken çıkardığı ritmik tıkırtı evlerden duyuluyordu.

Tren yolu ile toprak yolun kesiştiği yerin biraz aşağısında, vagonlu bir traktör bekliyordu. Traktörün şoförü sigarasını tüttürürken, vagonun kapaklarını ve lastiklerini kontrol ediyordu. Biraz sonra ameleleri vagona doldurup, yaklaşık bir saat süren yolculuktan sonra pancar tarlasına ulaşacaktı.

Karşı sokağın başından Gülperi ile gelini göründü. Hemen arkalarından ayrılmaz komşular Satı ile Hürü geliyorlardı. Kadın ameleler vagona yerleşmeye başladılar. Başlarında bir iki tane eşarp sırtlarında birkaç kazak, altlarında geniş fistanları ile hepsi olduğundan daha iri ve şişman görünüyorlardı. Kendini vagona atan, mindere yerleşip bohçasını ve sefer tasını korumaya çalışıyordu. Dursun ve Coşkun da vagona zıplayınca, traktör çalıştı, tren yoluna paralel giden yoldan ilerlemeye başladı. Birkaç sokak geçip bahçeli küçük mavi boyalı bir evin önünde durdular, demir kapı açıldı. Sevda, bir elinde bohça diğer eliyle eşarbını düzelterek, bahçe kapısına doğru yürüdü. Hemen arkasından Telli Çavuş göründü.

“Çay şekeri aldın mı kızım?” diye seslendi.
“Aldım aldım anne yürü” diye cevap verdi. Sevda ve annesi bohçalarını vagona attılar. Coşkun elini Çavuşa uzattı, ağır ağır vagona çekti. Sevda vagon demirine bastı, çevik bir hareketle sıçradı.
“Devam et” diye bağırdı, Dursun. Traktör hareket etti.

Sevda erkekler gibi vagonun kapağına oturdu. Telli Çavuş kadınların yanına yerleşti.
“Ne güzel koktu, biber dolması mı doldurdun bize Çavuş?” dedi Hürü.
“Başka işim yok da sana dolma mı doldurayım? Az ye de kendine hizmetçi tut!” diye cevap verdi Çavuş. Kadınlar gülüştüler. Biraz ileride yolun kenarında Kürt Saliha ve kızı Melek bekliyorlardı. Traktör onları almak için durdu. Anne kız vagona çıktılar, tam hareket etmek üzereyken, “Bekle bekle!” diye bir ses duyuldu. Geriden nefes nefese Metin koşuyordu. Kıpkırmızı olmuş tombul yanakları sallanıyordu. Dursun ile Coşkun ellerinden tutup vagona çektiler.

Traktör mahalleyi geride bırakarak bahçelerin arasından asfalt yola çıktı. Göz alabildiğince uzanan Kazova’nın verimli topraklarında bütün canlılar hayat kavgasına başlamak üzere uyanıyorlardı. Kaz gölünün üzerinde bin bir çeşit kuş, leylek, ördek ve kaz uçuşuyordu. Tarlalarda güne bakan çiçekleri güneşi aramaya başlarken, mısırlar sarı püsküllerini sarkıtıyor, buğdaylar başaklarını olgunlaştırıyor, şeker pancarları şekerlerini depoluyordu. Üzüm bağlarında altın sarısı bal gibi üzümler gittikçe tatlanıyor, elmalar yeşilden kırmızıya dönüyordu.

Amele traktörü ovadaki asfaltta kıvrılan bir yılan gibi uzayıp giden yolda son sürat ilerliyordu. Bazen yemyeşil tarlaların ortasından, bazen de yolun sağında veya solunda onlara eşlik eden Yeşilırmak ile beraber akıp gidiyordu. Irmak boyunca dizilen iğde ağaçlarının kokusu sabah serinliğine karışıyordu. Traktör şoförü, gözlerini kısmış dişlerinin arasındaki sigarayı düşürmemeye çalışıyordu.

Şoförün sağında ve solundaki tekerlek çamurluklarının birinde Hüseyin diğerinde Cihan oturuyor, göz ucuyla vagon kapağında oturan Sevda’yı süzüyordu.

Yolculuk bir saatten fazla sürdü. Traktör asfalttan ayrılarak sulama kanalı boyunca devam eden bozuk yola girdi. Tozlu yolda sallanarak ilerledi. Kanalın kenarındaki söğüt ağaçlarının altında durdular. Ameleler bohçalarını alarak indiler. Bohçalarını, torbalarını gölge bir yere bırakanlar azıklarını açıp salatalık, domates, peynir, reçel, çökelek ve ekmeklerini hızlıca atıştırmaya başladılar. Kürt Saliha, “Çavuş şimdi bi’ de çay olaydı” dedi. “Evinde içeydin, şimdi çayın sırası mı?” diye cevap verip kadınlara döndü, “Hadi garılar çabuk yiyin öğlene iki vagon pancar dolacak” diye seslendi.

Kocası madende göçük altında öldükten sonra “kimseye avuç açmam” diyerek çalışmaya başlamıştı Telli. Mahalleden amele toplayıp tarlalara götürüyordu. Hem komşusu hem dert ortağı olan Cihan’ın annesine “oğlunu yanıma ver, bize yoldaş olur” demişti. Cahillerin içine koskoca adamlar girmesin diye hep komşu ve tanıdık delikanlıları işe alır, söküm, vagon doldurma gibi ağır işlerde onları çalıştırırdı.

Sökücü kızlar ve delikanlılar çatallarını almışlar, sırayı tutmuşlar, söküme başlamışlardı. Güneşin kavurucu sıcağı amelelerin tepelerine doğru yükselirken, tarla buram buram toprak ve alın teri kokuyordu. Delikanlıların ve kızların söktüğü pancarlar çember gibi diziliyor, çemberin etrafında sıralanan kadınlar pancarın otunu kesip, ortaya fırlatıyor, öbek öbek yığılan pancarları yabacılar vagonlara dolduruyorlardı.

Sevda tarlada değme erkeklere taş çıkarırcasına çalışıyor, güçlü kollarıyla şekerpancarı söküyor, vagon dolduruyordu. Cihan onun yanından hiç ayrılmıyor, arada bir terini silerken göz göze geliyorlardı.

Söküm sırasını bitiren sökücüler çatallarını toprağa saplayıp mola verdiler. Delikanlılar ve kızlar mâni söyleyerek atışıyor, şakalaşıyorlardı. Cihan ile yan yana oturan Sevda elini koynuna götürdü, gizlice çıkardığı mektubu Cihan’ ın eline tutuşturdu. Cihan serin bir rüzgârın salladığı yaprak gibi hafifçe ürperdi. Sevda’nın ela gözlerinde kayboldu, çilli yanaklarına dökülen zülüflerine takıldı kaldı. Mektubu sıkıca tutup cebine sıkıştırdı. Cebindeki mektuptan çıkan kıvılcımlar her yanını sarıyor, alnından dökülen ter gözlerini yakıyordu. Öğle paydosunu zor etti.

Çavuşun “paydos” sesi duyuldu. Ameleler bohçalarını, sefer taslarını açarak yemek hazırlığına giriştiler. Telli Çavuş isten simsiyah olmuş çaydanlığı taşların üstüne yerleştirip altındaki çalı çırpıyı ateşledi. “Çay kaynayana kadar yaz” diyerek buruş buruş olmuş defteri uzattı. Cihan defteri alıp tek tek yevmiyeleri yazdı.

Uçsuz bucaksız ovanın ortasında, yakıcı güneş altında yemekler yendi, çaylar içildi. Gençler tarlanın kenarındaki kanalın sazlılarındaki gölgeye çekilince kadınlar şeker pancarı yapraklarının üzerine sere serpe yayıldılar. Satı ile Hürü bitmeyen fiskoslarına devam etti. Kürt Saliha her zamanki baş ağrısını dindirmek için uzandı, Gülperi her gün sorduğu soruyu sordu. Bugün kaç yevmiye oldu?

Sazlıkların gölgesinde kızlar ve oğlanlar birbirlerine su atıp şakalaşıyorlardı. Cihan onlardan uzaklaştı. Az ötede kanalın kenarına oturup ayaklarını suya saldı, biraz serinlemişti. Cebinden mektubu çıkarıp okumaya başladı. Mektubun bir ucu yanmıştı. Arkasından çıtırtı geldi dönüp baktı, Sevda’ydı gelen. Yanına oturdu. “Gönlü birine yanık olanlar ucu yanık mektup yazarmış, onun için mektubun ucunu yaktım” dedi. “Benim gönlüm de sana yanık” diye cevap verdi Cihan.

“Anangile söyle güzün beni istemeye gelsinler”
“Anam, biraz bekle, elde yok avuçta yok, el içine nasıl çıkarız, diyor”
“Ben anama dedim bir şey istemeyecek, yüzük takarız yeter, dedi”
“Haydi işbaşı” sesi ile bölündü konuşmaları.

Yine yan yana durdular, omuz omuz verip söküme başladılar. Sevda’ nın teni Cihan’a değdikçe soluğu hızlanıyor, sırtına doğru ter akıyordu. Cihan, “Düğünümüz balolu olsun, sen gelinlik giyersin, ben takımları çekerim dans ederiz” dedi.
“Sen dans etmesini biliyor musun?” diye sordu Sevda.
“Filmlerde gördüm. Ben senin belinden tutarım, sen elini omzuma koyarsın” derken sanki o anı yaşıyordu Cihan.

Güneş tepelere doğru çekilirken, son vagon da dolmuş paydos saati gelmişti. Malzemeler toplandı, bıçaklar ve eller temizlendi, herkes vagondaki yerini aldı. Amele traktörü bozuk tarla yolunu sallana sallana geçtikten sonra asfalta çıkıp hızlandı. Cihan ile Sevda vagon kapağına sıkıca tutundular, elleri birbirine kenetlendi. Rüzgâr, Sevda’nın saçlarını yüzüne savurdukça kokusunu içine çekiyordu. Gökyüzü hafiften turuncuya dönerken ağaçların gölgesi Yeşilırmak üzerinde oynaşıyordu. Üzerlerinde uçuşan kuş sürüsü yükselip alçalarak onlara eşlik ediyordu.

Traktör, hafif meyilli bir virajı dönmek üzereyken bir çatırtı koptu. Aniden savruldular. Traktör vagondan ayrılıp birkaç takla attıktan sonra durabildi. Yolda sürüklenen vagon kenardaki tümseğe çarparak yana devrildi. Çığlıklar, araziye savrulan insanlar, çırpınıp dövünen kadınlar… Ortalık cehenneme dönmüştü.

Kazaya yardım edenler biraz ilerde traktörün altında kalanları çıkarmaya çalışırken birkaç kişi yan yatan vagonun kapağını kaldırdı. Cihan ile Sevda’yı birbirlerine sarılmış vaziyette çıkardılar. Cihan, Sevda’nın üzerine kapanarak ezilmesini engellemişti. Sürükleyerek kenara çektiler. Sevda yüzüne bulaşan kanı sildi, gözleri annesini aradı. Vagonun yanında dövünerek ağlıyordu.

Sürünerek Cihan’ın yanına geldi. Kafasını tuttu, sarstı, bağırdı. Gövdesinden kopan körpe bir dal gibi cansızdı. Kolları iki yana düştü. Bir avucu sımsıkı kapalıydı. Sevda parmaklarını tek tek açtı, avucundaki ucu yanık mektup yere düştü.

Sevda hıçkırıklarla ağlıyordu. Akşam rüzgârı Sevda’nın gözyaşlarını ve hayallerini sararmış buğday tarlalara doğru savurdu. Kuşlar yuvasına döndü, günebakanlar boynunu büktü. Gökyüzünde iki bulut, gelin ve damat gibi dans ediyordu.