Unutma, Uçak Büyük! | Deniz Pekgenç

Kemeriniz gösterilen şekilde bağlanır, belinize göre ayarlanır ve açılır. Ek kemer istedi, evet, istedi. Yüzü güzel, gözleri mavi ve ek kemer istedi! Neyse ki kendi ufak tefekti de, adamın bir buçuk koltukluk hacmi, onu pek rahatsız etmiyordu. Oysaki bu sefer çok inanmıştı, yan koltuğuna, o oturacaktı, hayatının aşkı olacaktı! Kanı deli, gözleri dört dönen bir karınca bile, açlığını bastırır da, ölümü göze alıp, bir küp şekerin altına atmaz kendini. Gerçi karıncalar, kendi ağırlıklarının elli katına kadar taşıyabiliyormuş. Küp şeker nereden baksan beş gram eder. Karıncanın altı miligramlık ederi vardır, desek… Dedik de, bir gram kaç miligram ederdi? Beyin masaüstü, ilkokul klasörü, dördüncü sınıf ağırlık hesaplamaları excel dosyası lütfen! Hesaba ne gerek var, yanımda duruyor kendisi! ‘Pardon, o sayfada sanıyorum çok mühim bir formül gizli, bölmek istemedim hiç inanın ama kekinizi yemeyecekseniz alabilir miyim?’ Elbette! Akraban sayılır. Yalnız, dikkatli adam, sayfayı çevirmediğimi anlamış, zeki, yine de, işte, şu fani hayatta bir gün daha nefes alabilme içgüdüsü ağır basıyor, üzgünüm yakışıklı ve zeki küp şekerim. ‘Eşim harika kek yapar. Üzümlü ve cevizli hem de… Bunu yediğimi görseydi, hostesten paraşütün yerini göstermesini rica edebilirdim!’ Ha, hah, ne espri ama! Zavallı, bekar, minik bir eklem bacaklının elinden, kekini almaya utanmıyor musun, ahaha! Çok komik! Paraşüte gerek yok, sanırım ben serbest dalış yapacağım!

Çocuklu yolcularımızın, çocuklarından önce kendi maskelerini takmaları gerekmektedir. Artık, yurdun hava sahasında dönüp duran her metal kanatlının güvenlik anonsunu ezberlemişti. Dinlemezdi, hatta duymazdı bile. Ama bu sefer, yan koltuğunda iki dakika önce küt diye uykuya dalan yaşlı adamdan olsa gerek, ki o sırada ağzı da yavaştan açılmaya başlamıştı, “çocuk” kelimesi kulağına takıldı, tüylerini ürpertti. Yüzündeki çizgiler ile tenindeki lekelere bakılırsa, yaşı doksan civarında olmalıydı. Adama, bir an, yalnızca birkaç saniyecik, “potansiyel” gözüyle baktı ve ‘Skandal! Kırkından sonra çocuk gelin oldu!’ manşetleri düştü göz kapaklarına. Eskiden, yanına oturana iyi uçuşlar der, kitabını açar, sayfaların arasında hızla yol alır, uçağın kapıları açılana kadar bambaşka bir dünyada geçirirdi vaktini. Ya şimdi? Hep yan koltuktaydı gözü. Annesiydi buna sebep. Yıllardır, işyerinde kimse yok mu, tatilde kimseyle tanışmadın mı, spor salonunda etrafına hiç bakınmıyor musun, şeklinde, soru işareti görünümlü ünlem cümleleri kulağının birinden girip roket hızıyla diğerinden fırlayıp çıktı. İki senedir, bir türlü bitemeyen projeler nedeniyle, o şehir senin bu şehir benim, sürekli git gel yapıp şantiyeleri kontrol etmesi gerekiyordu. Haftada en az bir uçuş demekti bu. Önceleri anneciği, kahve yarım kalmasın, aman zaten ayda bir yüzünü görüyorum, kızdırmayayım diyerek, o çok sevdiği konuyu açmamıştı. Ta ki üç hafta öncesine kadar! O kadar uçuyorsun, yok mu uçakta biri, diye çıkıvermişti ağzından. Tek kurşunu kalmıştı sanki, bastı tetiğe, sustu. Kahve yarım kalmamıştı hayret ama sessiz sinema artistleriydiler o andan sonra artık. Ara sıra kaçamak bakışlar, deniz manzarasını tamamen kapatacak olan inşaatı seyredip of çekmeler, kahvelerden birer yudum, terliğin üzerinde düştü düşecek ayıcığa bakmalar, dalıp gitmeler, derken kalktı Sibel. Yanağına uzun bir öpücük kondurdu annesinin. Haklıydı, yalnızdı. İşi yoldaşıydı, şantiyeler evi, evi limanı, kitapları hayatı ama yalnızdı. Evet, yalnızdı ama yalnız uçmuyordu. Kırk üç yaşındaydı. Biriyle tanışsa, buluşsa, kaynaşsa fena olmazdı tabi. Kararını verdikten sonraki henüz üçüncü haftasındaydı. İlk uçuş kararsızlıkla, ikinci uçuş serbest dalışla ve sonuncusu da yaş farkı hüsranıyla geçmiş olabilirdi. Çabuk pes etmek ona yakışmazdı. Daha önünde pek çok uçuş ve potansiyel koca adayları vardı.

Dördüncü hafta, şantiyeye değil de düğüne gidiyormuşçasına saçı başı yapılı bindi uçağa. Yanındakiyse acil inişle hamama gitmeliydi! Tüm parfümü sıka sıka bitirdi. Yanında çanta boyu kolonya taşımaya başlayışı da bundandı. Bir başka hafta, sürekli ağlayan bebek sussun diye, şeftali pembesi dudaklarıyla agucuklar yapmak zorunda kalmıştı. Ruju pek de hevesle sürmüştü o sabah oysa. Sonraki uçuşunda ise kulaklıkla mı yoksa hoparlörle mi dinlediği anlaşılmayan, müzik sever bir genç oturmuştu yanına. Ay, bu metal müzik de hiç çekilmiyor sabah sabah, ters bakışlardan da anlamıyor Allah’ın ergeni! Ardından gelen haftanın bir başka günü, bir başka uçuşta, o sihirli ama o an için lanetli kelimeleri duydu, cabin crew, slides armed and cross check, yo, hayır hayır, kapıları kapatmayın, henüz uçuşa hazır değiliz, bırakın birbirinizi falan kontrol etmeyi! Kadere bak ki, kapılar kapandı. İki yanı da boş gitti. İki alternatifi olsun diye, orta koltuğu seçmişti. Aksi gibi, yanında kitabı da yoktu!

Cam kenarında olmak en rahatıydı, o gün yine, her zamanki koltuğuna geçmişti ki, bir anda gözleri mıhlanıp kaldı koridordan gelen adama. Siyah cübbesi yere kadar, sakalı göbeğinde, başında da bir takke! Ardında, beyaz çarşaflarla çevrili üç çift göz! Adam ve hemen arkasındaki gözler, sol tarafa oturdu, diğer iki çift göz bekledi. Adamın eliyle verdiği talimatla, yan koltukları huşuyla doldu. Üç kadın mı caizdi, dört mü? Kadro açıkları mı vardı? Aman Allah yazdıysa bozsun, kuma olarak yaşlanacağına, kuma gömerdi kafasını daha iyi!

Cep telefonu ve cep telefonu özelliği taşıyan araçların uçuş moduna alındığından ve kapatıldığından emin olunuz. Yanına oturan teyze “Kızım bu neresinden kapanıyordu?” derken cep telefonunu burnunun dibine soktu. Bu yaşta, kızım hitabı hoş tabi ama cinsiyette bir hata var. Birkaç uçuş da teyzelere, amcalara, cep telefonu kapama dersleri vermekle geçmişti. Ara sıra koltuğunu kapanlar, uçağa, halk otobüsü muamelesi yapanlar oldu. Yanı başında yüksek sesle oyun oynayan çocuklardan nefret etti. Sivri cisimlerini ve sivri topuklu ayakkabısını, acil olarak kafalarına indirmek istedi. Kemerinden çekiştirenler, uykudayken yemeğin geldi diye uyandıran pek kıymetli büyükler, bebeğinin bezini oturduğu yerde değiştirmeye çalışan bir kadın, iki de bir korkup yeni aldığı beyaz bluzuna yapışan terli bir el, çok çalışkan evlatların başarı hikayeleri derken uçuşlar geçiyor Sibel’in umudu tükeniyordu.

Yelek üzerindeki ışık dikkat çekmenizi sağlayacaktır. Artık ışık da istemiyordu, dikkat çekmek de. Altı koca ay boyunca, güzelavrat otundan bi’ far yapmadığı kalmıştı, her nevi makyaj malzemesini tanımış öğrenmişti. Bir saat daha erken kalkıp, saç, makyaj, bugün ne giysem, topuklusunun güvenlikte ötmeyen hem de rahat olanı şart, uygun çanta arayışları, fazladan mesailer. Yettiydi artık. Eski Sibel oldu o gün. Sıfır makyaj, hatta uykulu, yüzü de şiş. Düz ayakkabılar, siyah kot, beyaz tişört. Saçlar serbest, oldukları gibi düşüyor omuzlarına.  Cam kenarına geçti, kitabın yarısında içi geçmiş, gözlerini havalimanında açtı. Herkes çıksın diye bekledi, en son inecekti. Kokpitin önünden geçerken kitabı düştü, eğilirken dengesi bozuldu, pilotun kollarında buldu kendini. Tesadüf bu ya, konaklamalı uçuşmuş, hem de Sibel’le aynı otelde kalıyormuş ekip, yemeğe de aynı saatte inmemişler mi? Tadından yenmez bir sohbet, birer kadeh şarap, kahkaha bile atmıştı Sibel, belki de onlarca yıl sonra bir erkekleyken. Hiç tahmin edebilir miydi ki, bir pilotla sevgili olacak, bir yıl ilişkisi devam edecek ve hatta ve hatta, o çok iyi bildiği anonsla, ezber bozan bir evlenme teklifi alacak! Rüya mı, gerçek mi? Tesadüf mü, kader mi? Belki de anne öngörüsüdür! Yan koltuğuna takılı kalmıştı aylarca, oysa uçak büyüktü. Anneler bilirdi, onlar hep haklı çıkardı!

About the Author:

avatar
Kendi halinde bir kadınım, ara sıra yazıp çizen işte. Her Mevsim Deniz dedim kendime, mevsimsiz yaşıyorum hayatı çünkü. Aşık olmak için baharı beklemiyorum mesela ya da depresyona girmek için kışı! Dostlarla olmaksa en büyük keyfim ve işte ondandır ki Teneffüshane’deyim! Siz de hoşgeldiniz.

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: