Elbette ki cafcaflı bir restoran, Ahu’nun seçimi… Yuvarlak masa benim seçimim. Loş ışık, Louis Armstrong ve arkadaşlarının dinlendirici ama restoranın “klas” mekan olduğunu anımsatıcı sesi, geniş pencerelerden ayın Boğaz’a yansıyan yüzü, şık beyler hanımlar. Bende kot, üzerinde beyaz tişört…
— İyi akşamlar hanımlar. Adım Serhat. Bu akşam size ben servis yapacağım. Önden birer içki alır mıyız yoksa yemek menülerini mi isteriz?
— İyi akşamlar Serhat Bey. Günün yorgunluğunu atmak ve karşımda oturan tatlı bayanın sorunlarını dinleyebilmek için önden bir Martini alayım ben lütfen!
— Ahu!
— Ne var tatlım! Sonuçta sen aramadın mı bizi ağlaya ağlaya akşam buluşmamız lazım, ne yapacağımı bilmiyorum diye…
— Adamın bilmesine ne gerek var?
— Serhat Bey’ciğim Martini’ler üç olsun lütfen, hızlı olursa seviniriz.

İşte yine başladık. Yedi yaşımızdan beri arkadaşız ve ben bu arkadaşlığı hala nasıl sürdürebildiğimizi anlayamıyorum çoğu zaman. Üç farklı karakter… Belki de muhabirliği bırakıp blogger olmalıyım. Bizi yazarım… Sex and the City’deki gibi hani… Nasıl oluyor anlamıyorum ama insanlar pek bir meraklı başka insanların hangi diş macununu kullandıklarını, öğlende hangi restoranda ne yediklerini, akşam eve asansörle mi yoksa spor olsun diye merdivenle mi çıktıklarını, duvarlarında asılı tablolarının renklerine kadar saçma detayları falan okumaya… Aslında, evet ya, yattı aklıma, bizim hayatlarımız daha renkli hem. Tamam, benimki pek renkli sayılmaz ama Ahu’yu anlatsam yeter zaten. Önce karakterlerimizi tanıyalım, Ahu Ceylin Yakar… Can dostum. Otuz beş yaşında. Pazarlama Direktörü, küçük yaşta mesleğine kendisinden başladı, baktı ki başarılı oldu, bunu kazanca çevirdi, şu anda itibarlı bir holdingde dolgun bir maaşla çalışıyor.

— Tatlım ne gülüyorsun sen kendi kendine?
— Hiç! Düşünüyordum da iyi ki varsınız!
Ah hayır, çok duygusal girdim, Buket’in gözleri sulandı işte, toparlamam lazım. Bu kadar çabuk gözleri sulandığına göre ciddi bir şeyler olmuş. Annesi ile mi ilgili acaba? Buket Gölbaşlı Aydelen… Diğer can dostum. Otuz üç yaşında. Eczacı. Üniversiteden mezun olur olmaz kendisiyle tek kelime konuşamadığım sülük gibi bir tiple evlendi ve hayret edilecek bir şekilde hala bundan pişman olmadı.

— Hey, içkilerimiz de geldi işte! Buz gibi bir biranın yerini tutmaz ama napalım, direktörüm sağ olsun!
Heh, azıcık gülümsettim işte. Ben deniz de Tansu Dilbilir. Otuz dört yaşındayım. İstihbarat muhabiriyim, yani üçüncü sayfa haberciliği yapıyorum sizin anlayacağınız. Evimde bir çekyat, üç sandalye, kare bir masa ve birayla dolu bir buzdolabım var. Ve hala bakireyim.

— Tatlım sen anlat bakalım neyin var? Anneciğinle mi ilgili? Gerçi telefonda “sorun” dediğine ve şiş gözlerine bakılırsa konu başka ama…
— Yok, annem iyiye gidiyor. Bu sabah yoğun bakımdan çıkardılar. Odaya geçti. Herhalde bir on gün daha kalırız sonra fizik tedavi falan, daha uzun bir yol var önümüzde ama iyi çok şükür.
— Oh oh, çok sevindim tatlım. Birkaç gün geçsin de biz de gelip bir görelim Nihal Teyze’yi…
— Kızlar, zaten neredeyse her gün hastanedeydiniz siz de benimle beraber. Hiç acele etmeyin, ne zaman müsait olursanız siz arayın beni geliyoruz diye.
— Lütfen “siz”li konuşmayalım, gelen bendim, Ahu Hanım’ın ya toplantıları vardı ya randevuları…
— Biliyorsun kalbim hep sizinle şekerim, e, malum yoğun dönemimiz her gün bir toplantı… E, yemek tekliflerine de hayır diyemiyorum biliyorsun.

Ah, o senin dudağının bir ucunu yukarı kıvırıp gülmelerin, aynı anda da gözlerini kırpıştırmaların bize sökmez ya neyse. Evet, sevgili okuyucularım. Blog okuyanlara böyle mi hitap edilir ki? Sevgili dostlarım… Tanımadığım insanlarla nereden dost oluyorum ben ya, bu da olmaz. Neyse, hitap konusunu sonra düşünürüm. Şöyle yazabilirim mesela bu akşam için: Ahu yine konuşturmuştu stilini, gardırobunda kaç tane olduğunu anlayamadığım, dar, siyah, kalçalarını sıkıca saran, deri eteği, üzerinde kırmızı göğüs dekolteli bluzu… Elbette kendini göstermesi lazım, kırmızı ruj olmazsa olmaz. Kulakları bizde ama gözleri fıldır fıldır yine… Buket, sarı gömleği, siyah dar kesim pantolonuyla her zamanki gibi sade ve şık. Moda dergisine yazıyorum gibi oldu böyle de… Vazgeçtim, yazmıyorum ben blog falan. Hem bu aralar influencer mıdır nedir onlar daha moda galiba, ah hep mi eski kafalı kalacağım ben!

— Çok kötü bir şey oldu ve ben…
diyen Buket’in gözyaşları aynı anda sel oldu ve elindeki Martini’yi dikti kafaya. Vay canına, içmez normalde bu kız, hayırdır inşallah.

— Alp beni aldatıyormuş!
İnsanın beyninin durması böyle olsa gerek! Resmen durdu! Ahu da bir şey demiyor, dondu, dudağında kaldı bardak.

— Kızım, ne diyorsun sen! Emin misin? Nerden çıktı bu şimdi?
— Tatlım tamam, dur, bir nefes al şimdi sen. Sonra anlatmaya başla bakalım, belki sandığın gibi değildir şekerciğim, nolur ağlama.
— Bir Martini daha istiyorum!
Belli oldu içeceğiz bu akşam. İyi ki arabam yok. Araban oldu mu derdin var. İçemiyorsun böyle rahat rahat ehliyeti kaptırırım diye. Yoksa o kadar param falan yok diye değil yani! Sırf ehliyet gitmesin, aman paçayı kollayalım derdi!

— Bu sefer bana bira söyleyin Allah aşkına!
— Ay, durun. Daha ben içemedim ki. Sen ne zaman bitirdin Tansu peki? Hem kendiniz söyleyin kendi içkinizi canım, neden ben söylüyorum?
— Mekan senin mekan, ben konuşmam bu top garsonla…
— Çok ayıp şekerim, şu anda çok lüks bir restorandasın, konuşmalarına dikkat et lütfen!
— Ay avukatı mısın sen garsonun? Ne dersem derim canım sana ne?
— Mekan benimse, benim kurallarım geçerli, lütfen kaliteyi düşürmeyelim Tansu Hanım, bak “hanım” diyorum, ona göre davran artık tatlım.
— Ben bir Martini daha istiyorum dedim!!!
— Ay, pardon tatlım, tamam dur söylüyorum hemen, sana da bira söyleyeceğim tamam bakma öyle ters ters yüzüme, varsa tabi bira burada!
Aslında bayılıyorum bize, farklılıklarımızdan doğan bu küçük atışmalarımıza… İyi ki varsınız be kızlar!

— Bu sabah annemi yoğun bakımdan çıkarıp odaya aldılar. İyi gözüküyordu, yani olabildiği kadar tabi. Doktorlarıyla da konuştum. Onlar da her şeyin yolunda olduğunu söyledi. Eve gidip bir duş alayım, üstümü değiştireyim, evden de birkaç şey alırım dedim.
— Eee?
— Tatlım, bi “ee”leme de anlatsın Buket’ciğim.
— Uff… İşte, bindim arabaya eve gittim. Anahtarı soktum kilide, girdim içeri. Üç gündür uğramamıştım eve, Alp gelmene gerek yok diyordu. Kapıdan adımımı atar atmaz bir terslik olduğunu anladım. Tabi, kesinlikle benim olmadığına emin olduğum bir çift topuklu ayakkabıyı görmem de bunda etkili oldu! Sessizce koridordan geçtim, seslerini duydum. Gözlerimi kapattım. Ufff, inanılmaz! Nasıl benim başıma geldi bu! Ne yapacağım ben şimdi!
— Alp de geri zekalıymış ha, neden anahtarı kapının üzerinde bırakmamış ki!
— Tansu!
Aman Ahu’cuğum sen azarlamasan beni olmaz tabi! Tamam saçma bir laf ettim. Oh biram da geldi, tamam şimdi kendime gelirim ben, daha düzgün laflar ederim.

— Tatlım sen devam et, bakma bu erkek Fatma’ya!
— Yok, sorun değil. Bence de geri zekalı hem! Keşke anahtarı kapının üzerinde bıraksaymış, böylece görmezdim o manzarayı!
Ve gözyaşları sel olur! O anda söylenebilecek tek bir söz yoktu, sandalyemden kalıp sarıldım can dostuma, kafasını göğsüme gömdü, etraftakiler duymasın diye kendini sıka sıka, içine içine ağladı bir beş dakika, kendini toplayıp anlatmaya devam etmeden önce… Blog yazısı böyle olabilir. Tabi asla yazmam arkadaşımın bu acı anlarını da… Zaten yazacağım da yok da…

— Yatak odasının kapısı açıktı. Kollarımla sardım kendimi sıkıca, gözlerimi kısarak girdim içeri… Dağınık sarı saçlarını savurarak kalktı Alp’in üzerinden. Kaskatı kesildim. Benim yatağım, benim laleli çarşafım, benim kocam! Zorladım kendimi, baktım yüzüne… Asla unutamayacağım zoraki utangaç bir gülümsemeyle, Buket Hanım çok çok özür dilerim, sandığınız gibi değil, dedi!… Yeşim! İnanabiliyor musunuz? Yeşim yani! Alp ve Yeşim!
— Senin kalfa mı bu Yeşim dediğin tatlım?
— Evet! Evet! İnanabiliyor musun? Ben şimdi ne yapacağım?
— Orospuuuuu!
— Ay çok rica ediyorum Tansu sesini alçaltır mısın? Bir duyan olacak tatlım!

Bunlar bir aydır, haftada bir iki yatıp kalkıyorlarmış. Alp, son beş işinde olduğu gibi geçen ay da istifa ettikten sonra, Nihal Teyze’nin ameliyatında da komplikasyon olup yoğun bakıma alınınca Buket hastanede kalmak zorunda kaldı, Alp de eczaneye gidip geliyordu. İki kaş göz, biraz kıvır, mini etekle üst raflardan ilaç alma bahanesiyle çık merdivenlere, hafif dokunuşlar, sürtünerek geçmeler, e tabi bu da erkek, dayanamamış!

— Nereye bakıyorsun sen Ahu? Kız anlatıyor burada, huu!
— Saat 9 yönündeki bar, sağdan üçüncü sandalye…
Göz kırpmalar, kafayı yana eğip omuz üzerinden bir gülücük… Buket de dayanamaz bakar hemen, neyse havası değişir belki…
— Ay bildiğin çirkin bir adam!
— Bakmayı bilmiyorsun şekerim. Saat Rolex hadi otuz bin diyelim, ayakkabılar Valentino sekiz bin, gömlek ve ceket Dolce Gabanna on sekiz bin de buna diyelim, toplamda elli altı bin liralık bir yakışıklıya bakıyoruz tatlım.
— İnanmıyorum Ahu sana! Aaaaa, adam sana kadehini kaldırıyor, aaaa… Aa, hayır, sakın Ahu, sakın bizi burada bırakıp da gitmeye kalkma bak, bir daha konuşmam seninle!

Acaba hangisinin durumu daha vahim? Yok, vazgeçtim en vahim durumda olan benim! Buket aldatılmış olabilir evet ama en azından evlendi, bir kocası, bir evi oldu. Ahu desen, özgürlüğüme düşkünüm, hep aynı adamdan sıkılırım, evliliğe karşıyım diyor ama onunki de güzel aslında, canının istediği adamla oluyor, canı istediğinde bırakıyor, ayrıca neredeyse hiç para harcamıyor. Ya ben? Bende ikisi de yok. Kocayı, sevgiliyi geçtim daha elime erkek eli değmedi! Var bende bir sorun! Doğru söylüyor Ahu, var bende bir erkeklik. Sabah akşam o adliye senin, bu hastane benim dön dolaş koştur, kendime ayıracak vaktim mi oluyor ki! Şunların hallerine bak hele! Eh, el mahkum, arkamı dönüp bakacağım ben de!
— Bu adamı tanıyorum ben! Selim Sırvermez. İki gün önce haberini yazdım, okumadınız mı?
— Üçüncü sayfa haberlerini okumuyorum ben tatlım, moralimi bozuyorlar.
— Biliyorsun ben de son günlerde pek gazete okuyamadım.
— Özetle; kumarbaz, alkolik, karısını her gece dövüyor, tecavüz ediyor, küfürlerin biri bin para, aşağılama, kırma dökme ne ararsan… Kadın, böyle yaşama sıçarım ben diyor…
— Onu sen diyorsundur tatlım, böyle elli bin liralık adamların eşleri daha hanım hanımcık olur.
— Doğru, dememiştir, kadıncağız pek bir hanımefendi, yardımsever, iyi kalpli, sakin sessiz bir tipmiş. Neyse, bu Selim geliyor sabaha karşı, yine bağırışlar, küfürler, tekme tokat, tecavüz, sonra sızıp kalıyor yerde… Karısı Güneş mutfağa gidiyor, döküyor hapları eline, atıyor ağzına hepsini, sabah evdeki temizlik yapan kadın buluyor cesedini kadıncağızın. Polis, savcı, ifadeler, deliller, koşturup durdum o gün evin etrafında… Adamı suçlayacaklar ama evde kalan, temizliğe, bahçeye bakan karı koca konuşmuyor polise. Korkuyorlar bu Selim’den…
— Ay, tatlım sen de pek seviyorsun böyle hikayeleri… Bırak tatlım bunları, bak saçın başın karman çorman geziyorsun böyle, hep bir agresif hep bir kötümsersin sonra! Git sağlıkla ilgili yaz, bu sezonun trendlerini yaz, magazin yaz, kedileri köpekleri yaz…
— Adam bildiğin cani, katil, sen hala adama gülümseyip bir yandan da Tansu’ya neler diyorsun! Pes yani Ahu, pes! Bak söz ver bana, ne bu akşam ne başka akşam görüşmeyeceksin bu adamla!

Sonra gözleri bana kayıyor Buket’in ve gülümsüyor yaramaz çocuklar gibi,
— Gerçi bu arada Tansu’cuğum, Ahu’nun söyledikleri de yalan değil hani…

İnsanoğlu ilginç işte, değil mi sevgili okurlar? Ağlarken bir anda tamamen gözyaşlarını kurutup bambaşka bir duygu haline giriveriyor. Aslında iyi oldu bu Selim’i gördüğümüz. İyi tanırım Buket’i. Şimdi, kendi yaşadıklarını Güneş’in yaşadıklarıyla kıyaslıyor kafasında. Güneş onun için bir kahraman artık. Kendisi aldatıldığı için salya sümük ağlarken, Güneş ağlamıyor, cesurca karşı geliyor kocasının zorbalıklarına, bir daha Selim’e tattırmamak için acı verme zevkini, son veriyor kendi hayatına. Hey, bu yazılır bak bloga. “Uyanış” diye bir başlığı bile olabilir.

— Tansu sen daldın yine, Ahu hadi sen de bakma artık adama, sana adam mı yok canım! Yemek siparişi verelim artık.
Garsonumuz Serhat Bey boş kadehlerimizi –benim bira bardağımı- alıyor, kadehin dibinde kalan Martini’de yüzen alyans da takılıyor peşine Serhat Bey’in. Fark etmiş midir? Belki… On beş dakika kadar sonra yemeklerimizi getiriyor, çoktan dedikoduya başlamışız, başlarımızı hafifçe eğerek teşekkür ediyoruz garsonumuz Serhat Bey’e… Ahu, ‘bey’ dememi istiyor ya, hadi dedim… O da başını eğip rica ederim diyor, sessizce gülümseyerek ayrılıyor masamızdan. Buket’in duruşu dikleşiyor, ben kararımı verdim, blogger olmam da daha az mesaili bir iş bulacağım kesin. Bir kadının hikayesi değiyor ruhlarımıza gökyüzüne yükselirken… Her kadın kendi hikayesinin başkahramanı olmalı, ben hangi roldeyim?

 

***
±Not:
Çoğu zaman teğet geçiyoruz birbirimizin hayatından ya da hayatın kendisinden… Kimi zaman teğete ramak kala kesişiveriyor hikayelerimiz bir yerlerde, hiç umulmadık zamanlarda… Onun hikayesi seninkine, senin hikayen benimkine ekleniyor, beraber devam ediyor sonrasında ya da kısa bir reklam gibi girip çıkıyor işlevini tamamlayınca…

Bu öykü “Eklenmeli Öyküler Serisi”nin üçünü öyküsüdür.
Birinci öykü Sarı Kadın‘ı okumak için: http://teneffushane.com/sari-kadin-oyku-deniz-pekgenc/ bağlantısını izleyebilirsiniz.
İkinci öykü Bu Gece Son‘u okumak için: http://teneffushane.com/bu-gece-son-deniz-pekgenc/ bağlantısını izleyebilirsiniz.

Dördüncü öykü çok yakında…
Keyifli okumalar…