Vapur Hikayesi | Zeynep Bilgin

Böyle güneşli günlerde alışılageldiği üzere güverte kalabalık… Merdivenin yanındaki sırada oturan yaşlı adamı hatırlıyorum. Birçok kez gördüm onu bu hatta. Zaten o da yılların alışkanlığıyla bakınıyor etrafına. Kafasının içinden geçen: “Nerede o eski İstanbul?” seslerini buradan duyabiliyorum. Yanındaki genç adam da duymuş olacak ki göz göze gelirsek bir sohbet açılır korkusuyla kaçırıyor bakışlarını. Yaşlı adamın karşısındaki sırada (Belki de yanındaki demeliyim, peki o zaman aradaki boşluğu nasıl ifade edeceğim?) küçük bir çocuk, dedesinin kolunun altında, her şeyi merak ederek ve dikkatle inceleyerek, üstelik hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan sorular soruyor. Dedesi de torununun ilgisine sevinsin mi, soruların bazılarını yanıtlayamadığına utansın mı, bu zehir gibi oğlanın kendi torunu olmasının gururunu ona buna anlatsın mı, yoksa çocuğun sorduğu her sorunun ardından kendine yönelen bakışlardan sıkılsın mı karar veremez halde. Günleri güzel geçecek gibi… Hemen yanlarında oturan şişman, yalnız ve sinirli adamın aksine…

Güvertenin yan tarafında herkesi görebilecek şekilde oturmuş genç kız içinse -hani şu sonradan nefes nefese gelen- durum biraz farklı. O herkesi tek tek ve büyük bir dikkatle inceliyor. Yüzlerini, oturuşlarını, konuşmalarını…

Burada, bu vapurun güvertesinde, birbiriyle hiçbir ilgisi olmayan, hatta diğerinin varlığından habersiz bu insanların en somut ortak yönü benim! Benim bir köşeden onları izlediğimin ve aslında onlar hakkında ne çok şey bildiğimin farkında bile olmamaları… Yönetmen olmaya heveslenen şu yeniyetme de farkında değil varlığımın, vakur durmaya çalışsa da güzel gözlerinin dolu dolu oluşunu gizleyemeyen kadın da… Onu daha vapura binmeden gördüm, iskelede. O zaman da doluydu gözleri ama karşısındaki adam bile görmedi bunu.

Her biri için birçok şey söylenebilir şüphesiz, herkesin ayrı bir hikâyesi var. Diğerleri belki başka sefere… Benim kahramanım şu kız, hani herkesi inceleyip duran meraklı taze (Bu deyimi de orta yaşlı bir hanımdan öğrendim, kızına söylüyordu). Bir yandan her olanı biteni görmeye çalışıyor, bir yandan da kocaman çantasından çıkardığı küçük defterine bir şeyler yazıyor. Defterin kapağında da bir vapur resmi… Besbelli bir deniz aşığı bu kız, durup durup derin bir nefes çekiyor denize bakarak, “iyi ki yaşıyorum” der gibi…
Göz göze geldik! Kafasının içindeki soru işaretlerini görebiliyorum… Diğer yandan gözleri ışıldıyor, gözleri denizde; gözlerinde umut, yaşam arzusu, o açlık, gençlik heyecanı, hevesler… Notlarında neler var kim bilir?

Yine uzun uzun etrafı seyretti, çevirdi sayfayı, bir şeyler yazmaya başladı “tabii ya” der gibi…

“Yıllarca deniz deyince, vapur deyince martılar geldi aklıma. Denizin üzerinde beyaz köpükler gibi duruşları, sonra o uçsuz mavilik üzerinde salınmaları… Oysa şimdi, yani işe her gün vapurla gitmeye başladığımdan beri, anladım ki asıl deniz kuşu karabataklar! Karabataklar evet! Çoğumuzun çoğu kez farkına bile varmadığımız kuşlar, su kuşları, deniz kuşları. Hani şu dalgakıranlarda, kayalıklarda, deniz fenerlerinde yan yana dizilip denizi, vapurları seyreden kuşlar. Siz de onları seyretmeye başlayınca görürsünüz o kayalarda, dalgakıranlarda kanatlarını açıp öylece durdukları vakur hallerini. Ama onlara gerçek deniz kuşu dememim nedeni başka… Martılar hep denizin üzerindedir değil mi? Vapurların peşindedirler hep çığlık çığlığa… Yani, bir şekilde insanlara gösterirler kendilerini mutlaka. Karabataklarınsa böyle bir derdi yoktur, onlar denizin içindedir. Tam içinde! Karabataklar nasıl öter düşünen var mıdır ki? Merak eden… Bazen dalarlar dibe, uzunca bir süre sonra bambaşka bir yerden çıkarlar. Üzerinde değil, içinde, tam içinde, bata çıka… Ve hep temas halindedirler denizle. İnsanların atacağı simitleri umursamazlar, onlara ihtiyaçları yoktur, simit için gösteri yapmazlar… Deniz ve onun verdikleriyle yetinirler. Bu vapurun bir köşesine konmuş martı gibi insanları izlemez onlar, belki onlar da insanların farkında değillerdir, kim bilir… Bütün bunlar bir yana, karabataklar uçarken bile kanatları suya değer! Bir şeyi sevmek bu olsa gerek…”

Benim kahramanımın kahramanı ben değilmişim demek… Burada beni fark eden tek insan, belki de haklı… Belki bir deniz kuşu falan değilim ben, belki sadece bir vakanüvis…

Madem öyle size bu insanların hikâyelerini anlatmaya devam edeceğim. Şu adamın mesela, bizim meraklı tazenin karşı çaprazında oturan adamın… O adamı uzun zamandır tanırım, adı Kamil. Karısının, doğrusu eski karısının, kardeşinin adı da Kamil’di, o yüzden o taraftakiler ona “sarı” derlerdi karışmasın diye, Sarı Kamil. Gel zaman git zaman adı Sarı kaldı Kamil’in. Şimdi pek saçı kalmadığı için anlaşılmasa da çok güzel sarı saçları vardı. Gözünün üstüne dökülürdü ince ince…

Kamil’in gözleri yeşildir. O yeşil gözler ve sarı saçlarla tavladığı karısını üstüne sarı bıyıklarının uzandığı biçimli ağzından çıkan sözcüklerle kaybetti yıllar içinde. Bunu anladı mı derseniz, hiç sanmıyorum. Çünkü Kamil’in sadece kendini haklı görmek gibi kötü bir huyu var. Bütün dünyanın kendisine karşı olduğunu sanmak gibi yanlış bir inancı da… Daha fenası Kamil’in kötü huyları bunlarla da sınırlı değil. Neyse ki sadece bu saydıklarım geçmiş oğluna. İki çocuğu var Kamil’in, biri kız. Sorsanız doğum günlerini bile bilmez. Artık hepsi yetişkin tabii ama karısıyla ayrıldıklarında küçük henüz sekiz yaşındaydı.

Kamil aslında böyle bakımsız değildi gençliğinde. Jilet gibi giyinirdi. Dolmabahçe’de, saat kulesinin önünde bir fotoğrafı var, değme artistlere taş çıkartır. Siyah, İspanyol paça pantolon, beyaz, sivri yakalı gömlek, siyah, kısa bir yelek, yeleğin cebinde köstekli saat, yumurta topuk ayakkabılar, elinde de tespih… O zamanlar şimdiki gibi fazlalıklar da yok elbette, filinta gibi delikanlı. Hey gidi Sarı, sen böyle üç günlük sakalla, pörsümüş bir takımla gezecek adam mıydın?

Evliyken iki gün üst üste aynı atleti bile giymezdi. Yıkayan, paklayan, ütüleyen, giydiren vardı tabii o zamanlar. Kıymetini bildi mi derseniz, hiç sanmıyorum. Kamil’in elinde yirmi yıllık bir evlilikten sonra on yıllık bir ayrılık var artık sadece. İki çocuğu da onunla kalmak istemedi. Neden istesinler ki, her akşam içerdi, çok bağırırdı. En sonunda karısı ve çocukları çıkıp gitti bir gün. O evde kaldı, tek başına. İki çocuğu ve karısıyla birlikteyken ona dar gelen, her fırsatta kapıyı çarpıp çıktığı evden çıkmaz oldu sonra… İçine kapandı. Zaten çok iç içe olmadığı insanlardan, akrabalarından uzaklaştı günden güne. Bir kulağı ağır işitir Kamil’in, artık cihaz da kullanıyor gerçi ama hiç duymaz oldu neredeyse. Dâhil olamadığı sohbetlerin edildiği ortamlarda bulunmaktan kaçınırdı eskiden de. Artık hiç girmiyor sohbet etme ihtimali olan insanların arasına. Onun yerine her gün gittiği kahvede oturup at yarışı izliyor, yarışlar bitince de bulmaca çözüyor. Bulmaca çözmeyi çok sever Kamil, bütün kareleri doldurur hep. Bilgisiyle de övünür.

Bütün dünyanın kendisine karşı olduğuna inanmasındaki en büyük etkenlerden biri de budur; nasıl olur da bu kadar bilgili olmasına rağmen kimse onun sözlerine değer vermez diye düşünür. Nasıl olur da üretmek istediği o aletlerin hiçbiri için bir yatırımcı bulamaz? Birçok projesi vardır Kamil’in. Bir çanta dolusu proje… Şimdi de yanında o çanta, hani şu siyah evrak çantası. Ayrıntılarıyla yazar fikirlerini; çizimi de iyidir, bir güzel de çizer. Belki etrafında kendine inanabilecek birkaç dost bırakmış olsaydı patentli ürünleri olabilirdi Kamil’in. İnsanların hayatını kolaylaştıracağına emin olduğu aletlerinden iyi paralar bile kazanabilirdi. Fakat Kamil yapayalnız bir adam…

Eğer eskiden birlikte çalıştığı bir arkadaşını televizyonda görmeseydi belki de hiç evden çıkmazdı bugün. Tıpkı önceki iki gün yaptığı gibi boş boş televizyona bakmaya, evde stokladığı biralarını içmeye ve sıkıldıkça birikmiş Posta gazetesi bulmacalarını çözmeye devam ederdi. Oysa bugün bambaşka bir gün olabilir.

Bir zamanlar elektrik teknisyeniydi Kamil, gemilerde çalışırdı. Bir giderdi, altı ay gelmezdi eve. Küçük kızı babasını pek tanımıyor bu yüzden. O, abisi gibi babasıyla büyümedi. Bunun eksikliğini çekti mi derseniz, hiç sanmıyorum. Her neyse, işte bu gemilerden birinde çalışırken tanımıştı televizyonda gördüğü arkadaşını. İnsan 10 yıldır görmediği birine arkadaş diyebilir mi bilemem ama bir umudu var Kamil’in. Öyle hatırlıyor, o da Kamil gibi mucitti. Şimdi de girişimci olmuş, işlerini büyütmüş, yeni yatırımlar yapacakmış, her fikre açıkmış… Kendi ağzıyla söyledi işte televizyonda. Kamil de tabii bunu duyunca üç günlük sakalına, yakası yıpranmış gömleğine, kirli takımına aldırmadan fırladı evden. Çantası yeterdi ona. İstemediği kadar fikir verecekti arkadaşına, hele bir konuşabilsin de…

Bunca yalnızlık, bunca yoksunluktan sonra Kamil’in de yaşamı değişecekti işte. On yıl önce ayrıldığı karısına “benim hayatım senin uğursuzluğun yüzünden yolunda gitmiyor” derken ne kadar haklı olduğunu düşündü bir an. Yine ne kadar haklıydı!

Kamil şimdi o arkadaşım dediği adamı bulmaya gidiyor. Bulabilecek mi derseniz…

Bizim şu meraklı taze de uzun uzun inceledi Kamil’i. Çantasına, gömleğine, yarıya inmiş kravatına, kirli takımına, uzamış sakallarına, kızarmış gözlerine, elindeki gazeteye, yüzündeki yorgunluğa baktı. Defterinden yeni sayfalar çevirdi sık sık, notlar aldı. Acaba onun hikâyesinde nasıl bir adam olacak Kamil?

Sahi, Kamil nasıl adam olacak?

By | 2018-05-07T11:11:32+00:00 Mayıs 6th, 2018|Categories: Öykü|Tags: , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bu içerik, ‘Konuk Yazan’ tarafından yaratılmıştır. Teneffüshane'ye konuk olan dostlarımızın yazı ve paylaşımları “Konu Komşu” adıyla sitemizde yayınlanmaktadır. Siz de yazınızın Teneffüshane'de yayınlanmasını isterseniz öykü, atipik yazı, kültür-sanat-seyahat yazılarınızı ve şiirlerinizi bilgi@teneffushane.com ve editor@teneffushane.com adreslerine gönderebilirsiniz. Editör onayından geçen yazılarınız Teneffüshane'de yayınlanacaktır. Keyifli okumalar!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: