Yansıma | zeynepalper

Birikmiş yılların tuzak kurduğu avuntusuz bir zamandan geçiyoruz, hayal kırıklıklarımız çok, yalnızlıklarımız abartılı, kahkahalarımız gömülü… Derin bir baharın soğuk yüzü, karambollerde geçen yazlar… Hep böyle hissetmek laneti sanki bendeki.
Ne anlatmak istiyorum biliyor musunuz? Boşa ardımda bıraktığım yılları mı? Gelen günlerin gönlümü titreten sade heyecanlarını mı? Aslına bakarsan ben de bilmiyorum, hikayecilikte iyi de değilim galiba, ama uyandığımda saçımın okşanmasıyla yatmadan önceki bir bardak su arasındaki her şeyi, her bir şeyi, sağ avuç içim kaşındığında nasıl saçıma sürüp; bereket dilediğimi… Ve sonrasını aklımda durdurmak gibi bir meziyetim var… Derken perdeyi açıyor, pencereyi aralıyorum, nefis bir taze hava, mevsim ne olursa olsun, o sabah, sanki kuşlar süslemiş gibi kokusunu, rengini, doğruluyorum hayata, yeni güne, birikmiş yılların tuzaklı, avuntusuz yollarına; ki hep duruyorlar onlarda başucumda aslında; şöyle bir bakıyorum…
Duruyorum, bir an çokça durmak geçiyor aklımdan… Yolun kıyısında, ışıkların karşısında, bekliyorum, bunca yenilik için çok yaşlı, bunca eski düş kırıklıkları için de çok genç olduğumu biliyorum… Bekliyorum, sade içemediğim Türk kahvelerinden bir tane daha söylüyorum, bardağı sol kolumun altına bırakana içimden gülümsüyorum; evlat diyorum, sen olmasan dönmez sanki bu devran… İçimden uzunca sohbet ediyorum sonra; nereli olduğunu merak ediyor, çakmak gözlerindeki telaşı, halden anlayan o hallerin tecrübesini ne zaman edindiğini merak ediyorum. Bu şehirde çocuklar ne kadar çabuk büyüyor, işler ne zaman rayından çıkıyor, üç gün üst üste yağmur yağdıktan sonra, neden iki gün daha yağıyor?
Duruyorum, bir an çokça beklediğim geçiyor aklımdan, bir orman kıyısında, şarap şişeleri arasında, sandalyede oturmayı reddedip, sırtımı çimlere koy verdiğim bir yerde. Hayatın ansızın çekilmez hale geldiğini, yine de nefes almayı nasıl güzelce becerdiğimi, fotoğraflara gülümseyebildiğimi, suda beliren aksimin nasıl da ufacık kaldığını, bardağına şarap doldurduğumun kalbindeki kocaman sevda yarasının izini, sırtında bıraktığı kamburu, tüm bunları kabul edemeyen iç sesimin nefretini bekliyorum. İçimden defalarca intikam planları yapıyor, kabaran nefretimi kusuyor kusuyorum. Bu şehirde insan olmanın, ağaç olmanın, yaylada dağ tepesi olmanın, uğultulu tepelerine rüzgar olmanın ne zor olduğunu düşünüyorum…
Bekliyorum sarı çiçeklerin açacağı o yeni tazeliği, duru, enfes gök manzaralarını, batan güneşin tarifli tarifsiz onlarca rengine doğru kadeh kaldırmayı, dinlenmeyi, beklemeyi, ümit etmeyi, yeniden başlamayı, bitirmeyi, susmayı, çabalamayı, bekliyorum gülümsemeyi, gülümsetmeyi, taze otlardan çorbalar yapmayı, sütleri yoğurda devşirmeyi, sığla ağaçlarını, nane yapraklarını, kedi yavrularını, güneşin tepede debelenmesini, ensemden sırtıma tuzlu su izi bırakmasını, yüreğimi açmayı, anlatabilmeyi bekliyorum…
Duruyorum; yeni ayın altı… Karlı bir akşamın dar vakti, abartılı bir yalnızlık türküsü tutturuyorum, kitaplara sığamayacak kadar büyük, defterler zaten almıyor; bomboş zamanlar aralığında biriktirdiğim yeni kelimeleri sayıp; yeniden keselerine koyuyorum… Kıymetli bir hazine gibi ama hep bir yanı karanlıkta, alacakaranlıkta… Duruyorum, ay tutuluyor, sırtımda pençeleri… Nefes nefese yeni güne uyanıyorum, yeniden saçlarımın arasında gezinen parmaklar, huzurda bir an!
Arkamı dönüyorum, bekliyorum… Uzak bir duvarın konu edindiği bir parça gökyüzü; dallarla bölünmüş, yapraklar daha yeni uzanmış ya da yeni gidiyorlar vakitli vakitsiz toprağa, onca ton yeşilin tek bir dilde haykırdığı bir tablo gibi… Yüzümü dönüyorum, avuçlarıma alıyorum yüzünü, aralıyor gözlerini, karın boşluğuma derin bir göl kıyısı düşüyor, üzerine gök düşüyor, orman düşüyor, başımı alıp gidiyorum, içinde bir yerde tuttuğum o eve, sıcağına… Bu sefer durmuyorum, gidiyorum…
Sevdiğimi kaybettiğim bir yer var, oradan dönüp gelmek için beklediğim de çok şey, arkamı tekrar dönüyorum, yakın pencereden dışarı uzanıyorum… Dallar varmış gelmiş odaya kadar; ağaçlar, gölgeleri ile birlikte vurmuş içime, yüzüme, toprağıma, taşıma, kapatıyorum gözlerimi, boşluklarıma dolduruyorum tüm hüznümü, korkumu, sesimi, gülümsüyorum… Avuç içimi dolduran yüzünü, nefesime karışan nefesini, tek bir sefer daha bekleyebilirim hallerini, gömdüğüm, filizlediğim, unuttuğum, bildiğim, her sayfayı yeniden okuyorum; gayretsiz, geriye ne kadar zaman kaldı ise, ucu bucağınca kullanıp, bekliyorum…
Bir gün durduğumda, kıyımda beyaz bir taş, üzerimde onca telaşlı bahar, başka türlüsünü hayal edemeyecek kadar genç, karanlığın yaklaştığını fark edecek kadar yaşlı!
By | 2018-03-04T22:13:43+00:00 Mart 4th, 2018|Categories: Atipik Yazılar, Uncategorized|Tags: , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
İklimsiz bir ülkenin son kalan vatandaşına ait bir dünya, koyu karakterli bir çaydan hediye, hislerimi dünyaya anlatmaca, ben buyum derken kelimelerle oynaşma… Bu, sade bir heyecandan, uzak bir hayale kavuşma çabası gibi, derinlerime inerken ben; belki de sen beni gör ve boğulmaktan kurtar diye, aslında hem beni, bir yandan da kendini… Hoşgeldin….

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: