Yasak Hayal Yoktur | Deniz Pekgenç

Topu topu yedi yaşındaydı. Yedi yaşın yedisini de, yazın yeşile kayan, kışınsa toprakla bir olan çimlere uzanıp ya da ağaç dallarından gökyüzüne bakarak geçirmişti. Ağaç çoktu bahçede. Önceleri onlarla kavga etmişti bolca. Dalları ve dört bir yana açtıkları yaprakları yüzünden, Mesut, gökyüzünü göremez hale geliyordu baharlarda. Biraz boyu uzayıp da kasları gelişince, dalların üzerinden, ağaçların en tepesine kadar çıkabilmeyi başardı. Sürekli gülümseyerek izlerdi gökyüzünü, biliyordu, melekmiş ya annesi, gökyüzünden onu izliyormuş ya, işte, biliyordu her baktığında gökyüzüne, annesiyle göz göze geliyorlardı. Bulut olup ona kollarını uzatır, rüzgar olup yanağından okşar, güneş olup onu ısıtırdı bir tanecik annesi.

Daha üç yaşındaymış Mesut, öyle demişlerdi, üçmüş, babası annesini meleğe çevirmiş,  kendisi de demirlerle çevrili bir mağaraya, ait olduğu yere gitmiş, bir daha da dönmeyecekmiş, öyleymiş. Her yıl biraz daha garip, biraz daha masalsı geliyordu bu söylenenler Mesut’a, ama başka türlüsünü düşünmek kendi işine de gelmiyordu doğrusu. Bir defasında, yirmi kardeşiyle yatıp yataklarına, ışıklar sönünce, yan karyolada uyumak üzere olan bilmiş Gözlüklü’ye sormuştu, senin annen nerede? Öldü. Yorganının altına girip kulaklarını kapamış, yıldızları düşünerek uyuyakalmıştı o gece. Bir daha da sormamıştı kimseye, ne anne ne babalarını.

Burada birlikte yaşıyorlardı arkadaşlarıyla, evleriydi, yuvalarıydı burası. Kimi zaman, anne babalar gelir, onlara bakar, onlarla oyunlar oynar, sonra aralarından bir arkadaşlarını alıp onun anne babası olmaya karar verirlerdi. Anne babanın seçip götürdüğü arkadaşları, sizi görmeye geleceğim söz der, ama bir daha da yüzünü gören olmazdı. Özlerdi giden arkadaşlarını. Ama en çok annesini, onu çok özlerdi. Bir fotoğrafı vardı, müdüre anne vermişti, arkasında silik harflerle ‘Hülya’ yazılıydı, okumayı öğrendiği gün binlerce defa okumuştu. Yüzünü pek hatırlayamıyordu. Kokusunu duyardı ama geceleri teninde.

Günlerden bir gün, yine izlerken gökyüzünü, sarılı yeşilli kocaman kocaman yapraklar geldi rüzgarla, sardı çevresini Mesut’un. Etrafında dönüyor, dönüyorlardı. İçine aldılar Mesut’u, huni gibiydi içerisi, göğe doğru daralıyor, yere yakın yapraklar büyük bir çember oluşturuyor, etrafındaki yapraklarsa, ha değiyor ha değecekler kollarına. Bir şarkı mırıldanmaya başladılar, döne döne dans ediyorlardı çevresinde, artık ayakları basmıyordu yere, uçuyordu huninin içinde. Nereye götürüyorlardı onu, saat kaçtı, günlerden neydi, ne önemi kalmıştı? Mesut gülümsüyor, kollarını havaya kaldırıyor, arada bacaklarından hız alıp dönüyordu kendi çevresinde. Huninin göğe yükselen dar kısmına doğru yüzer gibi yapıp kollarını, çıkmaya başladı yavaşça yukarıya doğru. Yüzmeyi de bilmezdi ya, öğreten olmamıştı da ondan, yoksa becerikliydi Mesut, yüzerdi bir elinden tutup öğreten olsaydı elbette. Televizyondan gördüğü gibi oynattı bedenini, yüzdü, yüzdü ve sonunda bir ışık kümesi karşıladı onu. Ani ışık gözlerini yaktı, renkli balonlar uçuştu göz kapaklarında, kapatıp açtı gözlerini. Dikkatlice baktı çevresine. İnanamıyordu, bembeyaz pamuk gibi bir bulut vardı karşısında. Ya bulutlar sis gibiyse, katı değillerse, tutamazlarsa onu, diye korkarak ama annesinin onu buraya getirmek için o yaprakları yolladığını bilip cesaretini de toplayarak, önce sağ ayağını uzattı pamuk bulutun üzerine. A o da neydi, baya taş gibi sağlamdı bulut! Gözleri kocaman açıldı Mesut’un, dudakları neredeyse yırtılacak gülümsemekten, o kadar mutluydu ki, adım atmak değil uçarak zıpladı iki ayağıyla bulutun üzerine. Bulut küçücüktü. Ancak kendisinin sığabileceği kadardı. Aşağıya baktı azıcık korkarak. O da ne, altında büsbüyük kara bir balina var, üzerinde de akan bir nehir! İleride, çok değil, koşarak iki dakikada gider, parlayan rengarenk bir gökkuşağı gördü. Gökkuşağı, seslendi Mesut’a, yağmur bulutunun üzerindeki nilüfer yapraklarına bas, dikkat et, sakın düşme, yağmur olur toprağa karışırsın sonra! Gözlerini kısarak baktı bir daha aşağıya, gerçekten de siyah bir su bulutuydu balina sandığı, damlaya damlaya ilerliyordu yavaşça. Bulutların su taşıyan dev küvetler olduğunu bilmiyordu, şaşırdı ama acele etmeliydi, su bulutu ilerliyordu. Nilüfer yapraklarından ilkine atladı, bir ayağı kaydı, hemen dengesini buldu, ağaçlara tırmanırken öğrenmişti, düşmekten nasıl kurtulacağını. İkinci yaprak uzaktaydı, hemen ellerini kürek yaptı, zekiydi, öğretmenleri de hep takdir ederdi. İkinci yaprağa ulaştığında, ilki neredeyse batmak üzereydi. İkinci yapraktan üçüncüye, üçten dördüncüye derken ulaştı gökkuşağının altına. Gökkuşağı renkli saçlarından mavi bir kurdele uzattı Mesut’a, tutundu, kurdele onu yere doğru yavaşça indirdi. Toprağa bastı ayakları, şaşkındı, yerdeydi ama burası dünya değildi ki, neredeydi yollar, arabalar, evler, neredeydi güzelim bahçesi? Sonra, ne olduysa rahatladı, güven dolu kokunun içine bıraktı bedenini, anne kokusu, evet, her gece tenine dolan kokuydu bu, anne kokuyordu burası ve hatta fotoğraftaki anne de canlanmış, karşısında duruyordu! Umurunda değildi, ah içine ben de binebilsem keşke diye baktığı kıpkırmızı arabalar, umurunda değildi yollarda gördüğü başka çocukların ışıldaklı spor ayakkabıları, umurunda değildi yuvadan giden arkadaşları, işte, gerçekti, annesiydi karşısındaki, koştu, sarıldı, kokladı, ağladı. Anne dedi, bağırdı, çığlık attı sevinçten. Annesi, oğlum dedi, sardı sarmaladı, kavuştuk bak, artık hiç ayrılmayacağız, geldin işte yanıma, birlikteyiz yine.

Olgunlaşıp koparılmadığından, e artık taşıyamıyorum fazla ağırlaştı diyen dalın, söküp attığı zeytin, kafasına düştü Hülya’nın. Ah, dedi, kafasına gitti eli istemsiz, ama daha bir ah ki, gün ortası hayali yarım kalmıştı, hem de en tatlı yerinde! Ölüydü evet ve hayır, göremiyor, izleyemiyordu oğlunu buradan, yalandı o yaşayanların dünyasında söylenenler. Özledikçe hayal kurar, plan yapar, oğlunu buraya getirmenin bir yolu var mı diye sorup soruştururdu. Yasaklar yoktu henüz bu “öteki” dünyada. Bilinmeyene, kural koyamamışlardı. Zeytini alıp yedi, oğlu ne yer ne içerdi?

About the Author:

avatar
Kendi halinde bir kadınım, ara sıra yazıp çizen işte. Her Mevsim Deniz dedim kendime, mevsimsiz yaşıyorum hayatı çünkü. Aşık olmak için baharı beklemiyorum mesela ya da depresyona girmek için kışı! Dostlarla olmaksa en büyük keyfim ve işte ondandır ki Teneffüshane’deyim! Siz de hoşgeldiniz.

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: