Yaz Bahar ve Hayat | zeynepalper

Gelincik tarlaları ne zaman kıpkırmızı oluyordu? Ihlamurlar ne zaman kokmaya başlıyordu? Ne zaman sabah uyandığımda ağrılarım yoktu? Ne zaman yaşım değişti, fikrim değişti? Ne zaman satıp savdım herkesi? Ne zaman buldum kendimi? Akşamdan kalmayı ne zamandır daha çok seviyorum, yağmurun ensemle buluşması ne zamandır sinir etmiyor beni? Ne zaman alıştım bunca şeye, dur bak şimdi, burnumdan aldığım nefes ne zamandır yoruyor göğsümü…ne zamandır midemdeki kelebekler bunca şenlikli de buna bile alıştım…?
Alışmak ne zor zanaat, sonra unutmak; tadını alışmanın… Dinlerken alışmak şarkılara, sonra unutmak kendinde; kelimelerini, deniz uzaktan bile güzel artık, yaprakların sesi, cırcır böceklerinin şarkısı; alışınca unutuyor insan, istemese de bitiriyor o kısa macerayı… Sonra yenileri geliyor, ardı arkası kesilmeden kanıyor yaralar, kana kana su içiyor, yine susuyor, yine acıkıyor, yine doyuyor…
Bir savaş mağduru insan, işin içinden çıkamıyor bir türlü. Dinlemiyor kulağındaki cinleri, arkasını dönüyor kendine, yalnızlığını kuytu sanıyor, karanlık sanıyor, oysa çocuk “siyah”a “karanlık” diyor, adını değiştirebiliyor.
Peki ya insan? Her şeyi olduğu gibi alıp, değiştirmeyi beceremeyecek kadar çelimsizleşiyor büyüdükçe. Bir yaş geliyor sonra, bebek kokusunu içine çekiyor başka bir babanın kucağında dursa da, toprağa basmasa da biliyor ki, toprak en taze ölüm kokusunu taşısa da yine o derdime deva…Bir yaştan sonra insan çocuk tecrübesini geri ediniyor, renklerin tadını, yemeklerin adını unutuyor, sonra yeniden öğreniyor… Yine de bitmiyor mağduriyeti, kapısına astığı güneşli kelimeler kurtarmıyor; giriyor savaşa, eğitiyor içini, kaçıyor, kovalıyor, vuruyor. Yoruluyor, İNSAN yoruluyor, bir sabah uyandığında işte gelincikler geliyor aklına, ne zaman görüyordum o kıpkırmızı renkleri diye soruyor kendine, bulamıyor…
Şimdi bir kapı aralığında oynayan çocuklar gibi; soru soramayacak kadar meşgulüm çamurdan ellerim ile… Bahçedeki vişnenin dalları kadar kalabalık çocukluğumla, annemin elinde yürüyorum, yürümeyi öğreniyorum, hiç unutmuyorum…
Böyle böyle evriliyor yaz, yeşil yaprakların arasından bırakıyor kahverengilerini betona. Oturup bekliyorum sade bir sonbaharı, kabuklarımı sarıyorum, bu sefer içimde vahşi bir kurt tüm kelebeklerimin gırtlağını sıkıyor. Renkler saçılıyor etrafa, maviler dökülüyor önce, rüzgârın denizin üzerinde akması gibi akıp gidiyorlar merdivenlerden aşağı, peşi sıra kırmızılar dalgalanıyor, bir küvet kenarından sızıyor intiharın eşiği, birden karanlıklar basıyor, loş güvertedeki kargalar dağılıyor. Renkler saçılıyor etrafa, beyaz kayıp.
Çok uzun bir filmin, en acıtıcı yeri o uzun öpüşme sahnesi, beyaz; saklandığı sakin köşe gibi, çünkü beyaz dökülmez, dalgalanmaz, görünmez, karanlıktan korkar… Çok acı geçiyor içimden, tutuyorum birini ucundan, en çok yeşil giydiğinde seviyorum onu, gözlerinin kahvesinin altını çiziyor sanki, kirpikleri kirpiklerime sarılıyor, öpüşmezden önce yaptığım gibi, kaçamak bakıyorum gözlerinin içine, ta içine, anlamaya çalışarak kaybolanları, bulmaya çalışarak sesini, ellerimle yokluyorum yanaklarının kıyısını, yanağı, yanağıma değiyor, yorgun bir kapı aralığı, sırtımda bir parça avuç içi, upuzun bir anın kısacık hayatıma yansıması gibi, bir ayna boşluğunda çok uzun ama çok uzunca öpüyorum… Gözlerini, kısa parmaklarını, ağacı terk eden kahverengi yapraklar gibi içimden akıp giden, betona çarpıp, rüzgarla dönüp duran, ayakta durduğum o kapı eşiğini bana hatırlatan….
Böyle böyle geçiyor yaz, bahar ve hayat…
By | 2017-09-14T16:02:34+00:00 Eylül 13th, 2017|Categories: Atipik Yazılar|Tags: , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
İklimsiz bir ülkenin son kalan vatandaşına ait bir dünya, koyu karakterli bir çaydan hediye, hislerimi dünyaya anlatmaca, ben buyum derken kelimelerle oynaşma… Bu, sade bir heyecandan, uzak bir hayale kavuşma çabası gibi, derinlerime inerken ben; belki de sen beni gör ve boğulmaktan kurtar diye, aslında hem beni, bir yandan da kendini… Hoşgeldin….

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: