Yelkovan | Engin Parlakyıldız

Gözyaşlarıyla ıslanmıştı Niko. Annesinin canı, kıymetlisi… Ahşap kapının ardında kalmıştı babasının rakılı nefesi. Annesinin inlemeleri duyulmaz olana kadar yürüdü, küçük ayaklarının zar zor sığdığı kaldırımlarda. Ahşap evlerin güven kokusu kaybolmuştu betondan çarşının içinde. Adımları, onun gidebileceği en uzağı belirlemişti. Genişçe kaldırımların kalabalığı, görmezden geldikçe büyüdü Niko’nun gözyaşları.

–Niko çok koşma kuzum. Terleme.

Sesi çıkmadan bekledi birinin onu kurtarmasını. Saatçi Ekrem Efendi dürttü omzunu. Gel diyordu eli. Takip et beni. Cebinden çıkardığı mendilini verdi. Eli ısrarcı. Kafasını kaldırıp aldı Niko. Ağladığı için mahcuplaşan suskunluğundan pişman. Niko bağırmak istedi. Annesi ölmesin istedi. Vitrin camımın macun kokusu yaktı burnunu. Usta kendinden emin. Başparmağıyla ezdi macunu. Macunlamasını bitirdi usta. Bir eli belinde Ekrem Bey’in teftişini bekledi. Takım ceketinin iç cebinden çıkardı cüzdanı. Hep şık Ekrem Efendi. Babası, Niko’nun kolunu çeke çeke götürdü eve.

–Eşek sıpası, okumaya mecalin yok, ağlayarak ne kadar büyürsün.

Gece yarıları tavanı izliyor Niko. Keşke babam, Ekrem Efendi olsa. Mezeci değil köstekli saatini cebinden çıkaran mendilli babam olsa, diye iç geçiriyor. Annesinin inlemeleri tutuyor Niko’nun ayağından. Babasının uykusuz söylenmeleri çekiyor yatağa tekrar. Kapıyor gözlerini sımsıkı. Yattığı tahta divanın altında saklanan canavarını kontrol edecek gücü kalmıyor. Daracık odasından rüyalara kaçıyor Niko.

–Mektubu kimseye gösterme lan. Gizlice ver Achilla’ya. Al, bu yeter demi lan?

Babası, sabah olduğunda canını acıtmadan tutuyor elinden. Bak diyor, mesleğine sımsıkı sarıl. Seni okutmaya benim gücüm yetmez. Niko kaldırımda kalıyor, babası yolda. Babasının göbeğini geçiyor boyu buradayken. Ekrem Efendi’nin bir dediğini iki ettirme.

Dükkân ne küçük ne de büyüktü. Bir takım tezgâhı, bir vitrin masası. Vitrin masasının yanında kasa masası. Hepsi maun. Kahverengi tahta döşemeler. Beyaz kâğıttan duvarlar. Niko hepsine ayrı hayran. Hepsi üstündeki laneti kırıyor gibi… Şıktı. Ahşabın hüznü betonda kaybolmuştu. Takımları tek tek ezberledi. Yerleri süpürdü çalıdan süpürgeyle. Taşıdığı çaylar boyunu aştı. Takımları kullanmaya başladı. Yerleri süpürdüğü çalıdan süpürge eskidi. Tozlar doluştu Niko’nun ciğerlerine. Babasının sesi çıkmaz oldu. Rakı kadehinde boğuldu boğulacak. Annesi mumyaya döndü. Tavanda kaç delik varsa hepsini ezberledi. Niko her akşam süngerle ıslattı kurumuş ellerini. Suyunun içine kokular döktü haftalıklarıyla.

–Askere gidiyorum nur yüzlüm. Bekle beni.

Annesi son kez ısıtıyor Niko’nun yanaklarını. Saçının kokusunu içine çekiyor. Biliyor öleceğini biliyor ama… Önce babasının nefesi dolduruyor odayı sonra feryadı. Niko kaçacak delik arıyor. Bedeni ruhuna dar geliyor. Yanakları buz kesiyor. Kurumuş gözleri yanıyor acıdan. Bir avuç insanın tüm sessizliğiyle taşıyor tabutu sırtında. Sinirli. Gururlu. Büyümüş olarak kalkıyor kapaklandığı mezardan. Sesler manasını kaybediyor. İki kuru öksürük boğuyor Niko’yu. Zaman denilen akrep zehrini bırakmıştı kalbine. Kurutmuştu Niko’yu.

Ustası bir saat verdi altından. Yelkovanı sedeften. Kapağı işlemeli. Arkasında bir not: *Zamanı bırak, kendini tut. Ustasından ustasına*

Niko, Galata’da bir dükkan tutuyor. Ne büyük ne küçük… Kağıt kaplıyor duvarları. Hiçbir fazlalığa hiçbir avamlığa yer bırakmıyor. Takımında köstekli saati… Hayalini kurduğu adamdı Niko. Hem de daha yirmi beşinde. Mezeci bir babanın, cenazesine sevabına bir avuç insanın katıldığı bir annenin çocuğu Niko. Dimdikti. Her hafta vitrinine bir saat ekliyor, esnaflığı en hasından öğrendiğini gösteriyor. Artan öksürüklerine aldırmadan tüm azminin karşılığını alıyor takım tezgâhından. Küçük sarı tozlar biriktiriyor tezgâhın akarında. Camında bir ilan: Çırak aranıyor. Annesinin lanetini kabulleniyor Niko, genç bedenine ağır gelse de. Zamanının çoğunda dükkânda kalıyor, geri kalanında bir meyhane seçiyor gözleri. Gözlerinin arkasında bekleyen damlalara sebep sunuyor her zaman. Saat bitsin öyle, dükkânı kapatayım öyle, rakımın son kadehi biraz daha bekle. Birikiyor damlalar yatağına uzanan kadar, babası uyuyana kadar, kendi gücü kendine yetmeyene kadar.

–Masal perileri fısıldadı adını. Sadece sen değil kader de Niko olsun istiyor. Boş ver bizimkileri üzme tatlı canını.

Çırağının elinden tutuyor Niko, doğru terziye. İki boy takım yaptırtıyor. Gurunun haklı sevinci, okunuyor yüzünde.

Aşık olmuyor Niko. Korkuyor öksürüklerinden. Bir dostu var elbet. Erkek adam Niko. Bazen hediyeler veriyor, bazen şiirler ama hiç kimse görmüyor yanında bir orospuyla. Hiç anlamamıştı erkeklerin kadınlar için ağlamasını. Bilmeliydi babasından. Sadece acıya katlanmak bu kadar zor olmamalıydı. Babası ölen annesinin ardından kendisini kaybetmeden tutmuştu yasını. İlk iki gün dışında… Zamanı durdurup devam etmişti nefes almaya. Babasının gölgesi kısaldı. Kendisi hep aynı kaldı. Meze yaptı, sarhoş oldu, uyumadan önce söylenmeye devam etti. Niko babasının uyumasını bekledi her gece. Her gece ağladı. Her gece içinden çıkılmaz öksürüklerini büyüttü içinde. Annesinin yemekler yaptığı mutfağından bir bıçak çalmıştı Niko. Babasının sesi duyulmaz olmuştu kaç gecedir. Hayaleti gölgelerinin içinden geçip su içmez oldu. Kısa, kesik konuşmaları anılarından dahi silinmişti. Babasının gölgesi bir ipin ucunda solup gitmişti.

Babasının cenazesi çok kalabalıktı. Tabutun ucundan zor tuttu Niko. Annesinin cenazesini düşündü. Tüm yol boyunca aynı kişilerdi tabutu taşıyanlar. Kilisenin bahçesinden zor atmışlardı kendilerini. Eve geldiğinde hissizliği tüm bedenini kapladı. Duramadı evde, bedeni karıncalandı. Dükkanın yoluna koyuldu gecenin bir saatinde… Takımın tezgahının üçüncü çekmesinden çıkardı saati. Altın kaplamalı. Yelkovanı sedeften. Arkasındaki notu tamamlamaya başladı: *Zaman bana aldırış etmedi. Sen sakın bırakma*

Niko hissizliğinin zirvesinden baktı hayatına. Varlığının lanetini eline bıraktı bir öksürük. Ciğerleri zar zor tutundu kaburgalarına. Annesinin mezarının yanında titreyen ellerinde köstekli saati… İki kere açtı kapağını. İkincisinde kapamadı. Mezar taşının üstüne bıraktı. Taşın soğukluğu dondurdu parmaklarını. Takım elbisesiyle aynı renk kabanın cebinden çıkardı bıçağı. Tek hamlede kesti boğazını. Annesinin kucağına doğru düştü. Boğazındaki son nefesle aynı anda bitirdi lanetini.

By | 2018-02-11T16:10:47+00:00 Şubat 11th, 2018|Categories: Öykü|Tags: , , , , , |0 Comments

About the Author:

avatar
Bu içerik, ‘Konuk Yazan’ tarafından yaratılmıştır. Teneffüshane'ye konuk olan dostlarımızın yazı ve paylaşımları “Konu Komşu” adıyla sitemizde yayınlanmaktadır. Siz de yazınızın Teneffüshane'de yayınlanmasını isterseniz öykü, atipik yazı, kültür-sanat-seyahat yazılarınızı ve şiirlerinizi bilgi@teneffushane.com ve editor@teneffushane.com adreslerine gönderebilirsiniz. Editör onayından geçen yazılarınız Teneffüshane'de yayınlanacaktır. Keyifli okumalar!

Leave A Comment

%d blogcu bunu beğendi: