Dersi bitiren ziller sanki koridorda değil de kafasının içinde çalıyordu, koridordakiler bir süre sonra sustu ama kafasındakiler bir türlü susmadılar. Çınlamalar beyin kıvrımlarında dolaşıp kulaklarından çıkıyor, gözlerinden akıyor, onu soluksuz bırakıyordu. “İyi misin?” diye sordu öğretmeni, çok utandı, ‘iyiyim’i ağzında yuvarladı. Gerekli gereksiz tüm kitaplarını sırt çantasına doldurdu, keşke daha çok kitabı olsaydı da o çanta daha da büyüyebilseydi. Kamburunu çıkarıp çantayı sırtlandı, ağırlığını fark etmedi bile.

Okuldan otobüs durağına inen dar ara sokaklar ıssız ve sessizdi, güneş sadece sokak keskin bir dönüş yaptığında aşağılara sızabiliyordu. Çantasının ağırlığı altında iyice küçülmekten rahatlamış bir şekilde, kendi adımlarının hafif sesini duymak kafasındaki çınlamaları birazcık bastırdı. Hayır, onun korktuğu ıssız sokaklar değildi.

Emin Amca’nın dükkânının önünden geçerken içeriye kaçamak bir göz attı. Babasının pantolonlarını ve ceketlerini diken Emin Amca, gözlüklerini burnunun üzerine düşürmüş, elindeki lacivert kumaşa doğru eğilmişti Arkasındaki raflar rengârenk makaralar ve kumaş toplarıyla doluydu. Vitrindeki yeşil sarmaşık, az gördüğü güneşe doğru dallarını iyice kaldırıp tüm pencereyi kaplamıştı. Babasıyla uğrarlardı bazen, dükkânın içine sinmiş kumaş ve Emin Amca’nın kumaşın üzerine ince çizikler attığı beyaz sabun kokusuna bayılırdı. Bugün babası uzaklardaydı ama acaba hemen şimdi, babası olmadan da kapıyı tıklatıp usulca içeri girse, hiç konuşmadan sarmaşığın dallarının altındaki tabureye otursa, makaraların renkli ipliklerine, Emin Amcanın boynuna astığı eprimiş mezuraya baksa, ağzında tuttuğu toplu iğneleri nasıl olup da yutmadığına şaşırsa, hep yaptığı gibi, olur muydu acaba? Olmazdı, geç kalırsa annesi merak ederdi. Ağırlaşmış adımlarını istemeye istemeye hızlandırdı.

Ne olurdu geç kalsa? Ne olurdu bu otobüse binmese? Söylerdi annesine, söylerdi, otobüsü kaçırdım, bir sonrakine bindim, bundan sonra hep buna bineceğim, derdi.

Ama hangi otobüse binmeye çalışsa kara bıyıklar orada oluyordu.

Tam o anda şiddetli bir yağmur yağmasını, lodos fırtınası çıkmasını diledi, belki yağmurun şiddetinden ürküp giderdi o zaman, belki rüzgârın gücünden korkup gelmezdi.

Yağmur yağmadı, ufacık bile bir rüzgâr esmedi. Otobüs duraklarının olduğu meydana çıktığında güneş iyice parlamaya başladı. Kalbinin gümbürtüsü otobüslerin motor gürültülerini bastırıyordu. Durdu, kesilen nefesini düzenlemeye çalıştı, sırt çantasının altında görünmez olmak için omuzlarını ve başını indirdi, iyice küçüldü.

Oradaydı.

Bıyıkları her zamankinden kara, bedeni her zamankinden zayıf, bakışları her zamankinden karanlıktı sanki. Gözlerini dikmiş ona bakıyordu, bekliyordu.

Birden durakta aynı güzergâha giden ve kalkmak üzere olan iki otobüsü fark edince koşmaya başladı, çantası sağa sola savruluyordu, belki birine biner gibi yapıp diğerine zıplarsa bugünü kurtarabilirdi.

Adam da koşmaya başladı, onunla aynı yöne doğru.

Zıplamayı başaramadı. Biner binmez otobüs hareket etti, kara bıyıklar tam arkasında. Çantasını sırtının arkasına yerleştirip ilerlemeye çalıştı. Otobüs o kadar kalabalıktı ki kıpırdamak ne mümkün. “Şu çantanı önüne alsana kızım, bir kişilik yer kaplıyor” diye söylenen kara başörtülü, şişman kadına sessiz çığlıklarla baktı, oralı olmadı kadın. Bakışlarındaki çığlıkları duymadı, kimse duymadı.

Çantasını öne alır almaz kara bıyıkların soluğunu ensesinde hissetti. Kıpırdamaya çalıştı, başaramadı. Yılan onu ele geçirmeye başladığında ölmek istedi, ama öyle istenince pat diye ölünmüyordu işte, bunu öğrenmişti. Bakışlarındaki çığlıklar iyice yükseldi, etrafındaki herkese bağırarak bakıyordu ama kimse görmüyordu, duymuyordu. Yılan, çocuk bedeninde dolaştı, yukarılara çıktı, aşağılara indi, onu boğdu ama öldürmedi. Gözlerini kapayıp Emin Amcanın ışığa ulaşmaya çalışan yeşil sarmaşığını düşlemeye çalıştı. Midesi şiddetle bulandı, kusmayı diledi, belki kusarsa herkes sesini duyabilirdi. Kıpırdayamadı, düşleyemedi, kusamadı, ölemedi. Yine ölemedi. Bakışlarındaki çığlıklar gözlerini kör etti. Bir daha hiç görmemeyi, nefes almamayı diledi.

Adam her zamanki durağında indiğinde gözlerini açtı, istemese de görüyordu. Otobüs azıcık boşalmıştı. Kara başörtülü, şişman kadın hemen önündeki koltuğa oturmuş, camdan dışarı bakıyordu. Çantasını tekrar sırtına yerleştirip yol boyunca otobüsle yarışan çınar ağaçlarına sesi soluğu kesilmiş gözlerle baktı.
Eve vardığında “İyi misin?” diye sordu annesi, çok utandı, ‘iyiyim’i ağzında yuvarladı.

Banyoya girdi, bedenine bulaşmış bıyık karasından kurtulmak için yıkandı da yıkandı. Aynada kendine baktı, düz göğsüne, sıska bacaklarına, düşük omuzlarına. Görünürde bir iz olmamasına çok şaşırdı. Yılanın zehrinin neden hiç izi yoktu? Teni neden simsiyah değil de böyle pembe beyazdı?

Annesi yemeğe çağırdığında gitmedi. O gece yemedi.
Ertesi gün de yemedi,
daha sonraki gün de.